Sabahattin Ali ’nin İçimizdeki Şeytan ’ı, insanın kendi zaaflarıyla hesaplaşmasını en çıplak haliyle önümüze koyuyor. Romanda Ömer ve Macide üzerinden hem bireysel hem de toplumsal bir çürümenin resmini görüyoruz. Ömer sürekli kendi korkaklığını, tembelliğini ve iradesizliğini “içindeki şeytan”a bağlarken aslında bize çok tanıdık bir bahane mekanizmasını gösteriyor: sorumluluk almamak, suçu hep dışsal güçlere yüklemek.
Sabahattin Ali’nin dili akıcı ama aynı zamanda keskin. Her karakter, özellikle de Macide, dönemin aydınlarıyla halkı arasındaki uçurumun sembolü gibi duruyor. Romanda bir yandan aşkı, sadakati ve umut kırıklığını; diğer yandan Türkiye’nin 1930’lu yıllardaki sosyal atmosferini hissediyorsunuz. Yani eser sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda toplumsal bir aynadır.
Kitabı bitirdiğinizde insanın en büyük düşmanının dışarıda değil, kendi içinde olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. Belki de bu yüzden İçimizdeki Şeytan zamansız bir eser; çünkü hepimizin içinde hâlâ o “bahane bulan” ve “sorumluluktan kaçan” ses var.
Okurken yer yer Ömer’e öfkeleniyor, Macide’ye üzülüyor, ama en çok da kendinize bakarken yakalıyorsunuz kendinizi. İşte Sabahattin Ali’nin ustalığı da burada: insanı insanla, okuru kendisiyle yüzleştirmesinde.