Yazarımız bir gün Los Angeles’ta yürürken polisle karşılaşır ve polis, Bradbury’ye ne yaptığını sorar. Bradbury “Ayak ayak üstüne attım” gibi basit bir cevap verir, ancak bu küçük olay yazar üzerinde büyük bir etki bırakır. Bu karşılaşma, Bradbury’nin toplum, otorite ve kurallara itaat üzerine düşünmesine yol açar. Kendi iç gözlemleri ve gözlemlerinden doğan kurgular, zamanla kitaplar ve düşünce özgürlüğü üzerine derin bir hikâyeye dönüşür. Yazar, kitapların yakılabileceği fikrini düşündüğünde merak ederek itfaiyeyi arar ve öğrenir: Kitaplar 451 Fahrenheit derecede yanmaktadır. Bu bilgi, hem eserin merkez temasını hem de adını belirler, Fahrenheit 451, özgür düşüncenin tehdit altında olduğu bir dünyaya dair uyarı niteliği taşır.
Kitap, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin kitapları yakmakla görevli olduğu bir gelecekte geçer. Bu toplumda bilgiye ulaşmak, özgür düşünceyi geliştirmek neredeyse imkânsızdır; insanlar televizyon ve teknolojik eğlenceye bağımlı hâle gelmiş, sorgulamayı bırakmıştır.
Baş karakter Guy Montag, başlangıçta bir itfaiyeci olarak görev yaparken, toplumun dayattığı bu düzeni sorgulamaya başlar. Özellikle Clarisse adlı genç bir kadının varlığı, Montag’ın düşünce dünyasında kırılmalar yaratır ve onu kendi değerlerini, özgürlüğünü ve insan olmanın anlamını sorgulamaya iter. Kitap, bireysel farkındalığın ve bilgiye erişimin önemini güçlü bir şekilde ortaya koyar.