bir kitap, parçaları soğuk ve vurucu gerçeklerden oluşmasına rağmen, nasıl oluyor da beni iyi hissettirebiliyor?
norveç edebiyatı, bir kez olsun şaşırtmıyor. gerçekten kısıtlı bir yörenin sunmuş olduğu edebiyat türü olmasına rağmen, beğenimi kazanma konusunda en istikrarlı olan bir tarz, norveç edebiyatı (iskandinav da denebilir)
bilinçli bir şekilde bastırdığı bir takım duygular ve hatıraları olan baş kahramanımız trond, bilinçdışının sinsi yönlendirmeleriyle kendisini mevzunun içine doğru giden bir yolculukta bulur. budur işte! soğuk, acımasız, karşılaşmak istenilmeyen hatıralar. kayıplar ve acılar. fakat yok olsunlar. yok olsunlar ki yaşamıma devam edebileyim. ah, ama benliğimizin emirlerine itaat etmeyen bilinçdışı... jung demiştir ki, siz bilinçdışınızı bilince dönüştürene kadar, o sizin hayatınızı yönlendirecek ve siz ona kader diyeceksiniz.
kitabın arka kapağında şöyle tanıtılmış: "trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp norveç ormanlarında inzivaya çekilir. taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir."
tesadüf mü? peki siz ona tesadüf deyin. bilinçdışı görevini güzel yapıyor demektir!
ve işte trond, sakin ve huzurlu bir yolculuğa çıkayım derken, en yakın arkadaşı jon'un kaybıyla sonuçlanan travmatik olayda başkahraman olan lars ile yemek yerken bulur kendisini. babasının yok oluşuyla, jon'un kaybıyla, çevresinde gelişen ve ağza alınmak istenmeyecek kötü olaylarla yüzleşmenin orta yerinde.
mevzular 1942-1948 arasında yaşanmıştır. nazilerin oslo'ya bile hükmettiği bir dönemin tesirinde. babası özgürlükçü, nazi karşıtı bir örgütün üyesidir ve biz bunu direkt olarak anlamayız. zaman içinde olaylar yaşandıkça, hayretler içerisinde anlarız. zaten bu edebiyat türünün olayı bu değil mi? hiçbir şey bize direkt açıklanmıyor. biz soğuk, buz gibi gerçekleri olay esnasında, nefesimizi tutarak takip ederken anlıyoruz.
norveç edebiyatını sevmemin diğer bir sebebi, buradaki maneviyatta inanılmaz bir lezzet buluyorum. çünkü romantizm sıfır noktalarında. son derece realist bir zeminde, sadece gerçekleri soluyoruz. burada her şey mümkün. dickens-vari bir yazarın korumasında değiliz. koruyucu melek yok. işte tam bu noktada hissedilen güzel duygular ve bağlar, insanı inanılmaz etkiliyor. örneğin, olaylardan uzak kalmak istediği için lars'tan kurtulmak isteyen trond, şu lafları sarfedince normalin üstünde bir etki bırakıyor: "ama şimdi lars var, büyük olasılıkla sevmeden edemeyeceğim lars; masadan kalkıyor, siperlikli şapkasını alıp kafasına geçiriyor, ama dışarısı artık alacakaranlık, en azından güneş yok artık."
büyük olasılıkla sevmeden edemeyeceğim! bunu diğer bir norveçli yazar olan jon fosse'den yardım alarak açıklamaya çalışayım. o, 'yaşamın içinden gelen mistisizmi yok etmeye çalışsam da olmuyor, bu yaşamın direkt kendisinden geliyor' der, tam da bu sebeple kendisini mistik realist olarak tanımlar.
işte böyle. büyük tedirginlikle, "acaba şimdi hangi karanlık gerçekle karşılacağım?" gerginliğinde okuduğum bu roman, büyük bir tezat oluşturacak biçimde beğenimi kazandı. büyük keyif aldım.
çok yaşa norveç edebiyatı!