Tanrı olmak ne demek? Yaratmak, sadece bir güç mü, yoksa aynı zamanda ağır bir sorumluluk mu? Ve en önemlisi insan dediğimiz şey neyle insan olur? Yazar bize bu karanlık soruları bolca sorduruyor!!!
Shelley, sanki Prometheus’un ateşini modern çağa taşımış. Bilimin yükseldiği, sanayi devriminin çarklarının dönmeye başladığı o dönemde, “Sınırlarımız nerede?” sorusunu edebiyat üzerinden soruyor. Victor Frankenstein, bilimin sarhoş edici gücüyle sınırları aşıyor ama sonrasında yaratısının yükünü taşıyamıyor. İşte bana kalırsa kitabın trajedisi tam da burada İnsanın tanrısallığa öykünmesi, ama tanrısal merhametten, sorumluluktan yoksun oluşu.
Canavar dediğimiz varlık, aslında Shelley’nin en insani karakteri. Acı çekiyor, öğreniyor, sevilmek istiyor, kabul edilmeyi arzuluyor. İnsan doğasının en çıplak hali onda parlıyor. Oysa “gerçek insanlar” dediğimiz çevresindekiler, onu dışlıyor, ondan korkuyor, nefret ediyor. Belki de Shelley’nin peşinde olduğu şey şu “Gerçek canavar kim?”
Kitabın tarihsel bağlamı da çok güçlü. 19. yüzyıl başında yazılmış olmasına rağmen, hala bilimsel ilerlemenin sınırlarını tartışıyoruz. Genetik mühendislik, yapay zeka , klonlama …. Frankenstein’ın laboratuvarı bugün bizim bilim merkezlerimizde yaşamaya devam ediyor. O yüzden roman sadece bir gotik korku değil, aynı zamanda bilimin, insan doğasının ve sorumluluğun felsefi bir alegorisi.
Bana göre Frankenstein, bir “yaratma miti”nin modern dünyadaki yankısı. İnsanın güce açlığıyla, yalnızlıktan duyduğu korkuyla ve merhametsizliğinin sonuçlarıyla yüzleştiğim bir kitap oldu. Shelley, bize son olarak bir uyarı bırakıyor ; Tanrı olmaya öykünürsen, sonuçlarına da katlanmak zorundasın.