Benim okurken etkilendiğim ama aslında çok da beğenmediğim bir kitap oldu. Ben kendimi özellikle de Türkiye ortalamasına göre iyi bir okur olarak görüyorum, iyi kitaplar okudum bu zamana kadar. Bu kitabı 20'li yaşlarımda okusaydım şimdikinden çok daha fazla beğenirdim ama bu zamana kadar okuduğum kitaplar zaten bu kitapta anlatılan şeyleri belki bu kitap gibi tek parça halinde vermemiş olsa da parça parça verdiler bana.
Bundan sonrası çok kişisel olacak zaman zaman kitaba bağlansa da, kusura bakmayın;
Kitabın başlarında çok vurucu bir pasaj var. Drogo'nun kaleyi ilk gidişi sırasında eski hayatına veda ettiğini, bir daha asla ona dönemeyeceğini anlatıyor yazar bize. Bunu kitabın henüz başlarında açıkça göstermesi kitabın akıcılığını etkilemiyor hatta aksine yazarın derdinin ne olduğunu, size bu hikaye ve bu karakter ile ne anlatmak istediğini orada anlıyorsunuz. Zaten kitap boyunca da yazar sık sık zamanın geri gelmeyeceği, hiçbir şeyin eskiye dönmeyeceğini vurguluyor. Ama girişte dedim ya, okuduğum başka kitapların etkisi ile ben bu kitapta anlatılana benzer şeyleri daha önce de tecrübe ettim hatta hayata hep böyle baktım, bakıyorum. Yani bu kitabı okuyup da bir gerçekliğin farkına varmadım çünkü ben o gerçekliği her an yaşıyorum. Ben hayatı bir avunma biçimi olarak tanımlarım. Hayat anlamsız, bembeyaz ya da simsiyah bir tuvaldir. Siz onun üzerine muhteşem bir resim yapabilirsiniz elbette. Bu bir cami resmi olabilir, birbirine çok aşık bir çift olabilir, güzel bir aile resmi olabilir, altından bir saray resmi olabilir ama resmi kazıdığınızda altta yine o büyük beyaz(ya da siyah işte ne fark eder ki) boşluk vardır. Din, aşk, aile, para, ideoloji... hepsi bana göre anlamsız olan hayata bir anlam yükleme biçimidir ki hayatı anlamsız olarak kabul etmek de ona anlam yükleme biçimlerinden biridir bir bakıma.
Yazar kitap boyunca hayat anlamsızdır gibi bir şey demiyor, yani en azından bence ilk demek istediği şey bu değil ama ölüm gerçeği -en azından benim nazarımda- her şeyi anlamsız kılıyor bir noktadan sonra. Hatta ben hayatı, bu anlamsızlığı unutma uğraşı diye tanımlarım. Diğer yandan biri de şöyle der; ''Hayata anlam yükleyemeyen insanlar kendilerini hazlarla cezalandırırlar.'' Belki de böyle yapıyorumdur, bilmiyorum.
Hep şunu savunmuşumdur, hayata bir anlam yükleyen insan bir noktadan sonra istese de o yüklediği anlamdan vazgeçemez, aksine ondan vazgeçmesini gerektiren, o anlamın yanlış olduğunu gösteren şeyleri şiddetle reddeder ya da tam aksine onları, kendi kurduğu anlamın birer kanıtı olarak görür. Tıpkı bu kitaptaki karakterler gibi yani. Diğer yandan kitabın bir savaş dönemi kitabı olduğunu da unutmamak gerekiyor. Biraz aşırı yorum olacak belki ama savaşın anlamsızlığını da anlatmak istemiş olabilir Buzzati ama kitabın asıl teması benim için zamandı. Zaman geçip gidiyor, gençlik de öyle. Patrick Modiano bir kitabında, okuduğumdan beri hayran kaldığım şu cümleyi yazmıştı; ''Hiçbir üstünlüğümüz yoktu, çok kısa bir süre için herkese, hiçbir zaman tutulmayacak belirsiz bir söz gibi, gençliğin verdiği üstünlüğü saymazsak.''
Bence melankolik olan bu yazı çok melankolik bir şiirler bitsin;
Haydi abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber Sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumanı,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Neyse ki henüz bu şiiri tamamen hissedip söyleyecek yaşa gelmedim, ama ölmezsem bir gün bu şiir ağlatacak beni biliyorum.