Gönderi

Linç İncelemesi = Linceleme (Delilere cevap vermek)
2/10
·172 syf.··
2025 47. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 30 Eylül 2025 14:22
Kendisi sürekli; "gerçeği bize şu vermez, bu vermez..." deyip duran, ama meditasyon ve zen-buda gibi öğretiler konusunda bir fanatik gibi savunma yapan, 1990'a kadar bir kanaat önderi gibi takılan Osho, istediği kadar samimi olsun, inandırıcı değil... Kitabın özü aslında çok eski bir yanılgının eseri. Yanılgı şu ki; "Duyularımız bizi yanıltıyor. O zaman sezgimize güvenelim." Bu fikir, presokratik filozoflarda da sokratik filozoflarda da değişik biçimlerde öne sürülmüştür. Bu fikir, dinlerin temelini atmıştır desek, çok küçük bir abartı ihtimali ile doğru söylemiş oluruz. Bu fikrin yanılgı olan tarafına gelirsek; "Ne yani sezgilerimiz bizi yanıltmıyor mu?" sorusunu soruyorum. "Gözlerimiz bazen ışık oyunlarına kanıp bir şeylerin yansımalarını başka bir şeye benzetiyor, o zaman inanması daha saçma olan bir şeye inanalım!" demek gibi bir şey bu. Bizi %60 ihtimalle yanıltan bir organizasyona sahibiz diyelim, %75 yanıltan bir organizasyonu buna tercih eder miydik? İstatistiğini tutmak zordur, evet, katılıyorum. O zaman bir de şu açıdan bakalım: Aktarılabilirlik! Duyularla algıladıklarımızı düşünsel bir süreçten geçirip bir başkasına yine duyular yoluyla aktarıyoruz. Oysa sezdiğiniz bir şeyi aktarma, (ki telepati bilmiyorsanız yine duyular yoluyla aktaracaksınız) aktarsanız bile aynı sezgiyi yaratmak mümkün mü? Oysa aynı (hemen hemen aynı) düşünmeyi oluşturmak mümkün. Kitapta anlatılan herşeye, yalnızca yukarıda yazdıklarımla cevap vermek yeterliydi. Başka hiçbir şeye gerek yoktu. Çünkü kendisi, çok eski, tartışılmış, pek çıkar yolu kalmayınca, mistikler dünyasında yerini almış, insanlığın ilerlemesine hiçbir katkısı olmamış, kimseyi memnun etmemiş, memnun ettiklerini de ayakta uyutmuş bu fikri tekrar tekrar ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor değişik sayfalarda. Hâlâ bize "kalp" diyor, "beyinden" diyor, "üstün" diyor vs vs... Tükenemediler gittiler. Kalp diye adlandırılan duygular silsilesi yalnızca beyin-sinir sistemi ile ilgili... Geçin artık bunları. Dediğim gibi, daha ilk paragrafım yeterli, hatta "eee sezmek çok mu matah bir şey, hiç mi yanlış yaptırmıyor!" demek bile yeterli bu kitaba karşı. Ama o zaman da bana derler ki; "Ama o gerçek sezmek olmaz o zaman." Ne! Peki bu size bir şey hatırlatıyor mu? Evet dinler de aynen böyleler. "O gerçek müslüman değil, şu gerçek hindu değil..." Sezgi de aynen böyle; gerçekliği kişiden kişiye değişen bir şeyden, en basit tabiriyle: BANA NE! O zaman bir öğreti, bir doktrin, bir fikir diye anlatacağınız bir şey yoktur ortada. Bu kitap da anlamsızdır, bu açıdan. Kitabın felsefi altyapısının anlaşıldığını düşünüyorum. İnceleme yüzeysel kalmasın, yazarın kendisi gibi tembel olmayayım diye seçtiğim bazı alıntılar ve cevaplarımla devam edeceğim. -- Daha ilk paragraf: "Sezgi bilimsel olarak açıklanamaz, çünkü bu olgunun kendisi bilimdışı ve mantıksızdır. Sezgi adı verilen olgunun kendisi mantık dışıdır. Konuşurken sezgi açıklanabilir mi diye sormak normal gelebilir, ancak bu aslında sezgi akla indirgenebilir mi anlamına gelmektedir ve sezgi aklın ötesinde bir şeydir. Aklın bir unsuru değil, aklın ulaşmamış olduğu bir noktadan gelmektedir. O yüzden akıl onu hissedebilir, ancak açıklayamaz." ++ Cevap: Sezgi bilimsel olarak açıklanır. Sinir sistemimizdeki hücrelerin etkileşimi bize, biz farkında olmadan bile bazı sinyaller verir. Bu sinyallerde geçmiş deneyimlerimiz, genetik aktarım, duyularımızın bilinçaltımıza verdiği mesajlar etkilidir. Tıpkı içgüdü gibi, sezgi de aklın ve mantığın arka planda çalışan bir gölgesidir. Bazen bu gölgeyi daha güçlü hissederiz, bazense gölge siliktir. Bu, tıpkı insanın, bir küçük zaman biriminde aklında tek bir "disko topu gbi parlayan" düşünce olmaması gibidir. İnsan beyni, çok daha fazlasıdır. Pek çok şeyi aynı anda düşünür. Peki benim bu söylediklerim, "sezgiyi" %100 açıkladı mı? Elbette hayır! Hiçbir şey %100 açıklanamaz. Ama en azından yazarın söylediklerinden daha fazla kanıtlanabilirdir, daha fazla aktarılabilirdir, daha fazla tutarlıdır... Bilimseldir... -- Başka bir zırva: "Sezgi akılla hiçbir bağlantısı olmayan farklı bir oluş boyutu olsa da aklı etkileyebilir. Daha yüksek bir gerçeklik halinin daha düşük bir gerçekliği etkileyebileceğini anlamalıyız. Ancak düşük gerçeklik, daha üst bir gerçekliği etkileyemez. O yüzden sezgi daha üstün olduğu aklı etkileyebilir, ancak akıl daha düşük seviyede olduğu için sezgiyi etkileyemez." ++ Cevap: Bakteriler, insanları etkileyebildiğine göre, daha yüksek bir gerçeklik boyutundadırlar diyebilir miyiz o zaman? Peki, insanlar da bakterileri etkileyebiliyor. O zaman eşit gerçeklik boyutundalar tamam. Yazar alıntının sonuna doğru "gerçeklik boyutu olarak" demeyi de bırakıp "sezgi akıldan üstündür." deyiveriyor. İnsan eşittir bakteri oldu... Peki aklımız nasıl sezgimizi etkileyemiyor olsun ki? Yazar bu bilgiye nereden haizdir? Havanın sıcaklığı bile sezginizi etkiler. Yazarın küçümsediği duyularımız bunu zihnimize iletmiştir. Zihnimiz de altyapılarında işlemiştir. İnsan zihinsel yapısının ancak bir parçasıdır sezgi... -- "... akıl aynı zamanda olanları reddedebilir. İnanç ya da inançsızlık denilen şey, aslında budur. Eğer akıl tarafından açıklanamayan bir şeyin yok olduğunu hissediyorsan, o zaman "inançsızsın." O zaman bu düşük varlık seviyesindeki akla bağımlı olan bir hayat sürersin. O zaman gizemi dışlar, sezginin sana hitap etmesine set çekersin. ++ Cevap: Küfür yemek istemiş kral. "düşük varlık seviyesinde yaşamak" öyle mi! Peh! Akıl da reddedebilir bir şeyleri, sezgi de... Ama bilim reddetmez, ELER... Zihinsel yapıları, duyguları, içgüdüleri, sezgileri akıl reddetmez; nedenini anlayıp veya başka bir şekilde olabilirliğini düşünüp ona tapmadan yoluna verimli bir şekilde devam etmeye çalışır. İnsan beyni bu şekilde gelişme sağlamıştır. Yoksa "ay şöyle bir şey hissediyorum, bu hissime tapayım!" demek, bir delilik hâlidir. Tıpkı yazarın sezgi yüceltmesi gibi. -- "Rasyonel dediğimiz insanlar bunlardır. Rasyoneller daha baştan bir şeyin geldiğini göremez. Eğer rasyonellik eğitimi aldıysan, daha üste izin vermezsin. Onu inkâr eder, "bu mümkün değil, hayal gücüm olmalı. Rüya görüyor olmalıyım, mantıklı bir açıklama getiremezsem bunu kabul etmeyeceğim," dersin. Rasyonel bir zihin etrafına duvar örer. Sezgi, bu muhakeme duvarının içine hapsedilen zihne ulaşamaz. Ancak aklını bu sınırlar olmadan kullanabilirsin. O zaman muhakemeni bir araç olarak kullanıp, kendini açık tutabilirsin. Üstten gelecek olana karşı açık olursun. Eğer bir şey gelirse onu algılarsın. İşte o zaman aklını destek olarak kullanabilirsin. Aklın, "benim ötemde bir şeyler oldu" kaydını yapar. Bu boşluğu anlamana yardımcı olur." ++ Cevap: Bence düşük olan da bu. Ne yani "benim ötemde bir şeyler oldu" deyince, mantıksız olan şeyleri eleyemiyor muyuz? Bal gibi eleriz. Bu tıpkı, dincilerin bir şey açıklanamayınca olayı tanrıya bağlamaları gibi bir şey. Hayır sebebi bilinemiyor olabilir, bu bilinemeyeceği anlamına gelmez. Oysa bu ve bunun gibi mistikler diyor ki, "Hayır, hiçbir zaman bilinemeyecek olan bir sebep var ve onu BEN biliyorum." Eh biz de inanmamakta özgürüz size, kusura bakmayın da "bilinemezse nerden biliyorsun" deriz. -- "İçeri girsen de sana hiçbir şey açıklanmayacak. Onları idrak edecek ve hissedeceksin. Akıl anlamaya çalışır, ancak başarısız olması kaçınılmazdır. Daha üst olan, daha alta indirgenemez." ++ Cevap: Sen nerden biliyon ve niye sana söylendi mk -- "Eğer sezgi ışın ya da dalgalarla gelseydi onları tespit edecek bir cihaz yapabilirdik. Ancak hiçbir cihaz sezgiyi algılayamaz, Çünkü bir dalga olgusuna sahip değildir. Zaten bir olgu da değildir. Sadece yokluktan varlığa çıkan bir sıçramadır. Sezgi tamamen budur. O yüzden de muhakeme onu inkâr eder. Muhakeme onunla karşılaşma kapasitesine sahip olmadığı için onu yok sayar. Muhakeme sadece nedensellik ve etkinliğe bölünebilen olgularla karşılaşabilir." ++ Cevap: Sezgiyi dışarıdan vahiy gibi bir şeyle gelen bir şey olarak düşünürseniz elbette ışın ya da dalgayla gelmediğini görürsünüz. Oysa sezgi bir iç etkinliktir. Sinir hücrelerimiz arasında daima bir elektron alışverişi vardır. Sürekli bir akım vardır. Sürekli bir şeyler sezeriz. Sezgi durağan bir şey değildir. Muhakeme sezgiyi inkâr etmez, yalnızca değerlendirir, beğenirse kullanır, beğenmezse yoluna devam eder. -- "Aklımız bilinen ve bilinmeyenle ilgilidir, bilinemeyenle değil. Sezgi ise bilinemeyenle, yani bilinmesi mümkün olmayanla çalışır. Belli bir zamandan sonra bilinecek bir şey değildir. Bilinemezlik onun temel niteliğidir. Burada söz konusu olan cihazlarının yeterince hassas olmaması, mantığının yetmemesi ya da matematiğinin yeterince gelişmiş olmaması değildir. Bilinemeyenin temel niteliği, bilinemezliktir. Her zaman bilinmeyen olarak varolacaktır. Sezginin boyutu işte budur." ++ Cevap: Aklımız bilinemeyecek, yani bilinmesi mümkün olmayan (mümkün gözükmeyen diyebiliriz aslında) şeylerle ilgili olmasaydı zaten böyle bir durumu düşünemezdik. Sezgi, bunlarla ilgili tahminlerde bulunmamıza yarayan bir mekanizmadır. Üstelik aklın bir parçası olarak bir mekanizmadır. Tahmin ederiz, sezeriz, günün birinde sezgilerimiz ispatlanır veya yanlşlanır. Bazen de sezgilerimizin sonuçlarını göremeyiz. Bilinmeyen her zaman var olacaktır. Bilinmeyen şeylere sığınıp bir öngörü mekanizmasına tapmaya gerek yoktur. -- "Sezgi mümkündür çünkü bilinemeyen vardır. Bilim bunun varlığını reddeder çünkü onun için 'sadece tek bir ayrım vardır, bilinen ve bilinmeyen. Eğer bir Tanrı varsa, onu laboratuvar çalışmalarıyla keşfederiz. Eğer varsa, bilim onu keşfeder' der." ++ Cevap: Yine bir önceki alıntıdaki durum. Bilim sezgiyi red filan etmez, nereden çıkıyor yazarın bu çıkarımları, ilginç doğrusu. Bilim, mekanizmasını açıklamaya çalışır. Büyük ölçüde açıklamıştır da. Tanrıya gelince, bilimde bir 'Tanrı ispat' çabası yoktur. Tanrı kavramı, bilimin çalışmaları için gerekli bir varsayım değildir. Tanrı, daha çok sosyal bilimlerin bir alt çalışma alanıdır. Antropolojik-sosyolojik olarak tanrı kavramının da neden var olduğu büyük ölçüde açıklanmıştır. -- "Diğer taraftan bir mistik ise "ne yaparsanız yapın, varlığın temelinde bulunan bir şey bilinemeyen, bir gizem olarak kalacaktır" der. Eğer mistikler haklı değilse, bilim hayatın tüm anlamını yok edecektir. Eğer bir gizem yoksa, hayatın bütün anlamı ve bütün güzelliği yok olur." ++ Cevap: Acı bir gerçekle tanışın: HAYATIN BEKLEDİĞİNİZ GİBİ BİR ANLAMI OLMAYABİLİR. Bununla barışmalısınız. Mistiklerin "bilinemeyen bir gizem olarak kalacaktır" önermesi, ise yine nereden 'vahiy aldıklarını' sormamızdan kaçamaz. -- "Bilinemeyen bir güzelliktir; bir anlam, bir ilham, bir amaç. Bilinemeyen sayesinde hayatın bir anlamı vardır. Her şey bilindiği zaman hiçbir heyecan kalmaz, bıkar ve sıkılırsın. Bunun sırrı bilinemeyendir; hayatın kendisidir. Şunu söyleyeceğim: Muhakeme yürütme olgusu, bilinmeyeni öğrenme çabasıdır. Sezgi ise bilinemeyenin bir olgusudur. Bilinemeyene ulaşmak mümkün, ancak açıklamak mümkün değildir." ++ Cevap: Bilinemeyende güzellik görmek, bir karakter yapısıdır. Kimisi de bilmediğinden korkar. Kişisel farklılıkların söz konusu olabileceği olgular üzerinden genellemeler yapıp kurallaştırmaya gerek yoktur. Ayrıca her zaman insanlık olarak bilmediğimiz şeyler olacaktır. Yani öğrenme arzumuz devam edecektir. Üstelik nesillerimiz sürekli yenilendiği için, bilinen şeylerin de açığa çıkarılması gereken kısımları olacaktır. Önem verilmesi gereken kısımları zamana göre değişecektir. Açıklamalarımız boyutlanacaktır. Yani, öğrenmenin, incelemenin, araştırmanın keyfi daima var olacaktır. -- "Hissetmek mümkündür, açıklamak değildir. Sen açıklamaya çalıştıkça muhakeme duvarı daha da yükselir, o yüzden çalışma. Bırak muhakeme kendi sahasında çalışsın. Bu arada daha derin boyutlar olduğunu sakın unutma. Muhakemenin anlayamayacağı daha derin nedenler var. Muhakemenin kavrayamayacağı daha yüksek nedenler." ++ Cevap: Yazarın mantığıyla (!) insanlık asla ilerleyemezdi. Meditasyon yapıp duran maymunlar olarak kalırdık diyeceğim ama beynimiz o kadar gelişmemiş olacaktı ki; büyük ihtimalle meditasyon yaparken ne yaptığının bile farkında olmayan bir taraftan boşaltım yapan maymundan bile zekasız varlıklar olarak kalacaktık. Muhakemenin kavrayamayacağı yüksek nedenler olmak zorunda değil, gerçekten muhakememizin kavrayamayacağı "alçak" nedenler de olabilir. Hayatımıza kendimiz anlam katarız. -- "Kafa sadece düşünür. O yüzden asla bir sonuca ulaşmaz. Konuşmaya açık ve mantıklıdır. Ancak gerçekliğe kök salmamış olduğu için, binlerce yıldır süregelen felsefi düşünceler bizi tek bir sonuca ulaştırmamıştır. Felsefe harika bir zihin kıvraklığı egzersizidir. Akıl, soru yaratmada ve sonra bu sorulara cevap yaratmada çok beceriklidir. Ama bu cevaplardan daha fazla soru ve daha fazla cevap çıkar. Kelimelerden saraylar kurarlar, teorik sistemler geliştirirler. Ancak bunların hepsi havadır." ++ Cevap: Felsefe konusunda kısmen haklıdır yazar. Alayı hava olan felsefi yaklaşımlar yok değil. Ben felsefeye başlangıç olarak bakıyorum. İnsanlar akıl yürüterek bilinmeyene dair sorular sorup fikirler üretiyorlar. Bilim bu soru ve fikirler arasında elemeler yapıyor; kimisini gerekli kimisini gereksiz buluyor. Bilimin eleğinden geçtikten sonra bir felsefi fikrin tartışılmasını gereksiz buluyorum. Ama incelememin başında belirttiğim gibi, yazar bu kitabında yüzyıllarca zamanlık geçmişi olan bir felsefi safsatayı kendisi yapıyor: "Duyularımız yanıltıcı, o zaman sezgimize güvenelim!" Yani yazarın kendisi de felsefi bir saplantı içinde. -- "Beden aklına güvenemez çünkü bedenin yaşaması gerekiyor. O yüzden bedenin, nefes alma, kalp atışı, sindirim ve kan dolaşımı gibi bütün önemli fonksiyonları içgüdüye bırakılmıştır. Bedeninde binbir farklı süreç, senin hiçbir müdahalen olmadan devam etmektedir. Doğanın bedene ait bir bilgelik vermesi çok iyi olmuştur. Aksi halde, eğer aklınla bedenini yürütmeye çalışsan, hayat imkansız olurdu. Çünkü bazen nefes almayı unutabilirdin. En azından geceleri uyurken nasıl nefes alacaksın? Kafandaki bin bir düşünce zaten aklını karıştırmışken, bu karışıklık içinde kan dolaşımını kim düzenleyecekti? Hücrelere yeterli miktarda oksijenin gidip gitmediğine kim bakacaktı? Sindirilmiş besinlerin hangi temel yapı taşları olduğunu inceleyip, onları ihtiyacı olan noktalara kim gönderecekti? Bütün bu yoğun ve yüklü çalışmalar içgüdü tarafından gerçekleştirilir. Aklına ihtiyaç yoktur. Komada olsan bile beden çalışmalarına devam eder." ++ Cevap: Çok büyük zırva. Yalnızca, evrimsel süreçler sonucu gelişmiş organizmamızın sonucundan yola çıkıp "vuvv kim yapıyoor, Tanrı vardır!" diye bağırsaydın kanka. Farklı şekilde evrimleşseydik de bunu mükemmel bulup bunda hikmetler olduğunu iddia edecekti yazar. Şu hikmetselliği aşamayan mistikler yalnızca boş konuşuyor. Peki onlar için öyle olsun ama biz genele yaymak zorunda değiliz. Eleştireceğiz. -- "Beden aklına güvenemez çünkü bedenin yaşaması gerekiyor. O yüzden bedenin, nefes alma, kalp atışı, sindirim ve kan dolaşımı gibi bütün önemli fonksiyonları içgüdüye bırakılmıştır. Bedeninde binbir farklı süreç, senin hiçbir müdahalen olmadan devam etmektedir. Doğanın bedene ait bir bilgelik vermesi çok iyi olmuştur. Aksi halde, eğer aklınla bedenini yürütmeye çalışsan, hayat imkansız olurdu. Çünkü bazen nefes almayı unutabilirdin. En azından geceleri uyurken nasıl nefes alacaksın? Kafandaki bin bir düşünce zaten aklını karıştırmışken, bu karışıklık içinde kan dolaşımını kim düzenleyecekti? Hücrelere yeterli miktarda oksijenin gidip gitmediğine kim bakacaktı? Sindirilmiş besinlerin hangi temel yapı taşları olduğunu inceleyip, onları ihtiyacı olan noktalara kim gönderecekti? Bütün bu yoğun ve yüklü çalışmalar içgüdü tarafından gerçekleştirilir. Aklına ihtiyaç yoktur. Komada olsan bile beden çalışmalarına devam eder." ++ Cevap: Yazar burada, İÇGÜDÜ olan şeyleri, akıldan bağımsız gösteriyor. Ben genel olarak söyleyeyim; hepsi bedenimizin parçasıdır. Biraz biyoloji bilen birisi bahsi geçen faaliyetlerin, yönetim merkezlerinin fiziksel varlığının bulunduğunu bilir. -- "Bütün bilim ve teknolojiler akıl ürünüdür. Mantığın ve geometrin işe yarar, ancak akıl kördür. Sürekli bir şeyler yaratır. Ancak bunun yıkım için mi, yoksa yaratım için mi kullanılıp kullanılmayacağını bilemez. Nükleer savaş, aklın yarattığı bir savaş olacaktır. Akıl kullanışlıdır. Ancak bir talihsizlik sonucu, bütün varlığını sahiplenmiştir. Bu da dünyada çok büyük sıkıntılara neden olmuştur." ++ Cevap: Sezgi hiçbir felakete sebep olmamıştır yani? Bunu asla bilemezsiniz. Akıl bir araçtır. Teknoloji bir araçtır. H*tler teknolojiyi kendisi üretmedi ama Polonya'ya saldırmanın iyi olacağına kendi sezgileri ile karar verdi. Teknolojisi yetersiz olsaydı, bunun başka bir yolunu bulurdu. Tıpkı insan sezgisinin var olduğu bin yıllar boyunca savaşların olduğu gibi... -- "Akıl, dünya için kullanışlıdır. Bütün eğitim sistemleri, kalpten kaçınıp, tüm enerjini kafana yoğunlaştırmayı hedefler. Kalp, kafa için sorun çıkartabilir. Kalp mantıktan anlamaz. Kalbin dayandığı merkez tamamen farklıdır ve bu da sezgidir. Sevgiyi bilir, ancak sevgi bu dünyada işe yarayacak bir ürün değildir. Güzelliği bilir, ancak bir pazar yerinde güzelliği ne yapacaksın?" ++ Cevap: Kalp yalnızca kan pompalar. -- "Bütün kalp insanları; ressamlar, şairler, müzisyenler, dansçılar, oyuncular mantıksızdır. Çok büyük güzellikler yaratır, harika sevgililer olur, ancak sadece kafaya göre düzenlenmiş toplumuna uyum sağlayamaz. Ressamlar toplum tarafından biraz çatlak ve deli olarak nitelenir ve neredeyse dışlanır. Kimse çocuğunun müzisyen, ressam ya da dansçı olmasını istemez. Herkes onların doktor, mühendis ya da bilim adamı olmasını ister çünkü bu meslekler para getirir. Resim, şiir, dans, tehlikeli ve risklidir. Sokaklarda flüt çalan bir dilenci olma ihtimalin bulunmaktadır." ++ Cevap: Mantıksız değillerdir. Mantıkları farklı işler. Her sanatın hatta bu sanatların kendi içlerindeki akımlarının farklı birer mantığı vardır. Bu yüzden sanat eleştirmenleri vardır. Dikkat ettim de yazar, kitabında spordan hiç bahsetmiyor. Bahsetse bu söylediğinin yanlışlığını daha sağlam göreceğiz çünkü. Her sporun farklı mantığı vardır. Bir spor dalının içindeki her takımın veya sporcunun farklı taktiği (mantığı) vardır. Bunlara mantıksız diyemezsiniz. Kendi içinde tutarlı olduğu taktirde, hepsi kendince mantıklıdır. -- "Bu arada kalbin inkârının, aslında kadının inkârı olduğunu hatırlamakta fayda var. Kalp kabullenilmeden, kadın kabullenilemez. Kalbe verilen gelişme fırsatı, kafaya verilenle aynı olmadığı sürece kadınlar özgür olamazlar. Kadın kalptir, erkek ise kafa. Aradaki fark çok nettir." ++ Cevap: Tam tersinin de geçerli olduğu çok süper örneklerim var. Çok aşık olarak beraber olan kadın ve erkek düşünün ama erkeğin maddi durumu kötüleşiyor olsun günden güne. Kadınla aralarında sorunlar çıktığına ve ilişkilerinin bittiğne şahit olmuşsunuzdur. Hepimiz bunun örneğini görmüşüzdür. Sosyal medyada bile atasözü haline gelen "parasız erkeği sadece annesi sever" sözü size tanıdık geldi mi? Şimdi burada, kim kalp-kim kafa? Aslında fark etmiyor dostlar, çünkü ikisi de zihnimizin parçasıdır. Kadın, zihninin başka bir bölümünü, erkek ise zihninin başka bir bölümünü önemsemiştir, hepsi bu... Kalp diye bir karar mekanizması yoktur. -- "Bir geçmişin, yaşadığın an ve bir geleceğin var. İçgüdü, senin ilkel hayvan olduğun geçmişine aittir. Çok eski ve katıdır. Milyonlarca yılın mirasını barındırır. Hayvan gibi bir kelime kullandığım zaman onu aşağılamıyorum. Bütün dinlerin rahipleri, hayvan kelimesini bir çeşit lanetlemeyle ilişkilendirmiştir. Ben sadece bir tespitte bulunuyorum. Herhangi bir şeyi kınamıyorum. Bizim geçmişimiz bir hayvan geçmişidir. Çeşitli hayvan evrelerinden geçtik. Balıktan, insanoğluna giden evrimimizde bütün hayvan türlerini geçtik. İnsanoğlu oluncaya kadar çok ama çok uzun bir yolculuktan geçtik." ++ Cevap: Burada hakkını teslim edelim ki doğru konuşmuş ama hâlâ içgüdüyü sezgiden ayrı tutuyor. Bunlar birbirine girişik, zihin bölümleridir. -- "İçgüdü çok eski ve o yüzden çok olgun olduğu için, kandırılması neredeyse imkansızdır. Gözlerini kırpıyorsun. Bunu sen mi yapıyorsun? Kendi kendilerine yapıyorlar. Bu içgüdüdür. Kalbin çarpıyor. Nefes alıp veriyorsun. Yaşamak için birer zorunluluk olan bu şeylere aklın hiç karışmıyor. Onları içgüdümüze teslim etmişizdir. Çünkü içgüdü asla yanılmaz. Nefes almayı unutmaz, hiçbir şeyi unutmaz." ++ Cevap: İçgüdü kavramını çok dar tutarsanız evet yanılmaz, ama pek çok refleksif içgüdü de bizi yanıltır. Bizi yanıltmayan hiçbir şey yoktur. -- "Akıl önyargılarla yaşar. Asla adil olamaz. Doğası gereği bu mümkün değildir. Çünkü onun hiçbir deneyimi yok. İçgüdü her zaman adildir ve sana en doğal olanı, en dingin olanı ve evrenin izlediği yolu gösterir. Ancak garip bir şekilde, içgüdü bütün dinler tarafından lanetlenmiş ve zihin övülmüştür." ++ Cevap: Öncelikle önyargı akla tabi tutuluyor burada, oysa sezgiye de tabi tutabilir. İkincisi, dinler zihni mi övmüş;) Hangi dinden bahsediyor acaba. Kendi coğrafyasının budha-tao-hintli-çinli dinlerinden bahsediyorsa, "zihnini serbest bırak" öğretisi vardır hep. Rahat karar vermek için verimli de bir yoldur ama tapmamak gerekir. Yok efendim üç yaygın dinden bahsediliyorsa onlarda da "vahiy" vardır. Anlatıya koşulsuz, zihin faaliyeti bile olmadan inanılması istenir. Nerede zihne övgü! -- "Bütün varoluş, insanoğluna ve onun başına gelenlere gülüyor olmalı." ++ Cevap: Sanmam. Varoluş kim? Ne? Bilinçli olarak bizi var edip yönetiyorsa neden gülsün. Bilinçsiz var ettiyse, bilinçli olarak nasıl gülebilir? -- "Akıl senin yuvan olamaz. O sadece içgüdüden sezgiye geçişte kullanılacak küçük bir alettir. O yüzden sadece aklını daha öteye gitmek için kullanan insanlara zeki diyebiliriz." ++ Cevap: Hayır! Hepsi arasında denge kurarsın, olur biter... -- "Akıl, karanlıkta yol bulmaya çalışmak gibidir. Aklın ötesine ne kadar hızlı geçersen o kadar iyi olur. Ötesinde hiçbir şey olmadığını düşünenler için akıl bir duvar oluşturabilir. Akıl ötesinde bir şey olduğunu anlayanlar için ise çok güzel bir geçiş yolu olabilir. Bilim akılda durmuştur. O yüzden benlik hakkında hiçbir şey ortaya koyamamaktadır. Sezginin uyanık olmadığı bir akıl, dünyanın en tehlikeli şeylerinden biridir. Ve sen aklın tehlikeleri altında yaşıyorsun. Çünkü akıl bilime çok büyük bir güç vermiştir. Ancak bu güç çocukların elindedir, bilge insanların elinde değil." ++ Cevap: Bullshit. Yine benzer konular; sorarlar sana o zaman, bu 'bilge insanlar' nereden anladılar kardeşim nereden:) yaa neredeeeeen:) -- "Bana gelince, ben kesinlikle içgüdü taraftarıyım. Onu bozma. Her din sana onu bozmanı öğretiyor. Oruç içgüdüne müdahale etmekten başka nedir? Bedenin aç ve yemek istiyor ama sen ruhani nedenlerle onu aç bırakıyorsun. Varlığını garip bir ruhanilik ele geçirmiş durumda. Aslında buna ruhanilik değil, aptallık demek gerekir. İçgüdün su istiyor, susamış, bedeninin ihtiyacı var ama dinin buna engel oluyor. Jainizm geceleri su içilmesine bile izin vermiyor. Beden söz konusu olunca, özellikle Hindistan gibi yazları sıcak olan bir ülkede su ihtiyacı duyabilirsin ve Jaina'lar sadece Hindistan'da var. Çocukluğumda geceleri su çalmak zorunda kaldığım için vicdan azabı çekerdim. Sıcak yaz gecelerinde en az bir kere su içmeden uyuyamazdım. Ama yasak olan bir şey yaptığım, bir günah işlediğim hissine kapılıyordum. Garip ve aptalca fikirler insanlara zorla kabul ettiriliyor." ++ Cevap: Bu alıntıyı, kitapta katıldığım düşünceler de olduğunu belirtmek için aldım. Tamamiyle katılıyorum bu alıntıya. Ama şerh düşmek de istiyorum; bu alıntı kitabın tamamı ile uyumlu değil bence. Çünkü yazar kendisi de garip bir ruhani tavır içinde. Diğer dinleri kötülemesi sanki kendi dinini yaymak içinmiş gibi. Sezgiye ve bilinemeyene bu kadar anlam yüklemesi örneğin, hiç katlanılacak gibi değil. Ben insanlığın, aklı-zihni-bedeni-içgüdüleri-sezgileri-duyguları arasında denge kurması ve bu şekilde uygar-kavga etmeyen ama gerektiğinde nefsi müdafa yapabilen güçlü bir varlık olması gerektiğini savunuyorum. -- " Anne timsah yavrularını babadan korumak için onları ağzına alır. Büyük bir ağzı vardır. O yüzden bütün kadınlar gibi biraz gevezedir." ++ Cevap: Sen şaka yapma kral... -- "Benim çabam ise dinlerin tam tersidir çünkü onların ne yaptığını görüyorum. Niyetleri iyiydi ancak anlayışları yeterince derin olamadı. Ben kadınlarla erkeklerin birlikte yaşamasını istiyorum, birbirlerinin bedenlerini, farklılıklarını ve karşıt noktalarını tanısınlar ki, bilinçaltı içinde bastırılmış bir şeyi taşımaya çalışmasın. Bilinçaltın içindeki bastırılmış duygulardan kurtulduktan sonra içgüdün bambaşka bir niteliğe bürünür. Artık zekayla bir araya gelir. Bilinçaltın baskıdan kurtulduğu sürece, bilinçle bilinçaltın arasındaki Berlin Duvarı kalktığı zaman, (duvar artık kaldırılabilir çünkü artık bir bastırılmış duygu yok, o yüzden bilinçaltını gizlemene gerek yok) evindeki bir odadan diğerine geçebildiğin gibi, bilinçaltına da girip çıkabilirsin. Bu senin evin. Gurdjieff ev metaforunu kullanarak, insanın 3 katlı bir ev olduğunu söylüyordu. İlk kat, bilinçaltı katıdır; ikinci kat bilinçtir ve üçüncü kat da bilinç üstüdür. Aklın ve içgüdün arasında bir çatışma olmadığı zaman ilk kez olarak insan olursun. Artık hayvan krallığının bir parçası değilsindir. Ve bu, bence gerçeği, hayatı, varoluşu bilmek isteyen herkesin yapması gereken bir şeydir; kendini bilmek isteyen herkesin. Zihninin yüzde doksanını bastırarak kendini nasıl tanıyacaksın? Sadece kendinin çok büyük bir bölümünü bodruma kapatmışsın ve oraya inmek istemiyorsun. Bütün dindar insanlar korku içinde titreyerek yaşıyor. Korkuları nedir? Bilinçlerinin kapısını çalan kendi bilinçaltlarından ve bastırılmış içgüdülerinden korkuyorlar: "Kapıyı aç! İçeri girmek istiyoruz! Bizi fark etmeni istiyoruz! Doyurulmak istiyoruz!" Ne kadar aç kalırlarsa, o kadar tehlikeli olurlar. Aç kurtlar tarafından kuşatılmış olursun, her içgüdü bir aç kurda dönüşür. Kendilerine dindar diyen insanlar işte böyle bir işkence altında yaşıyor, aç kurtların kuşatması altında. Ben bilinçaltınla dost olmanı istiyorum. Bırak biyolojin sonuna dek tatmin olsun. Bu noktayı görmeye çalış; Eğer biyolojin tatmin olmuş durumdaysa, bilincinle bilinçaltın arasında bir çatışma olmaz. Zihnin söz konusu olunca, bir bütün olacaksın. Zihnin bir bütün olacak. Bu sayede aklının büyük bir bölümü serbest kalacak çünkü aklının büyük bir bölümünü bu bastırma işlemi için kullanıyorsun. Bir yanardağ üstünde oturmuş, o yanardağın patlamasına engel olmaya çalışıyorsun. O yanardağ patlayacak. Gücün o kadar az ki, onu sonsuza dek tutamaz; tam tersine, patladığı zaman o kadar küçük parçalara dağılacaksın ki, bir daha toplanamayacaksın." ++ Cevap: Bu alıntıda övgüye değer şeyler söylediğni kabul ediyorum yazarın. -- "Daha geçen gün Alman Stern dergisinde komünüm hakkında 15 sayfalık bir haber yapıldı ve bu, bir yazı dizisinin ilk bölümüymüş. 5 bölümlük yazı dizisi, 5 sayı boyunca yayımlanacak. Kapak sayfasındaki manşetleri "Seks Ülkesi." Çok hoşuma gitti. İşin garip tarafı eğer o 15 sayfadan sonrasını okumaya başlarsan çok şaşırırsın. Kim bir seks ülkesinde yaşıyor? Stern personeli, editörleri ve yönetim kurulu üyeleri mi yoksa biz mi? Dergide çıplak kadın resimleri var. Bunlar sadece çıplak da değil, çünkü çırılçıplak kadın o kadar büyüleyici değildir. Onun çıplaklığını daha büyüleyici kılmak için ona seksi kıyafetler giydirmen gerekir. Bu, bir şekilde onun vücudunu gösterirken, bir taraftan da saklıyor. Böylece yine saklambaca dönüyoruz. O kıyafetlerin arkasında kadının nasıl olduğunu hayal etmeye başlayabilirsin. O kıyafetlerin altında aslında o kadar da güzel olmayabilir. Aslında bütün kadın vücutları ve bütün erkek vücutları aynıdır. Işığı kapattığın zaman bütün renkler ve farklılıklar ortadan kalkar. Karanlık çok iyi bir eşitleyicidir, komün tarzı yaşama uygundur, o kadar ki, karanlıkta kendi eşini bile sevebilirsin. Bütün dergi seksle dolu ama biz "Seks Ülkesi" oluyoruz. Hatta Playboy bile aleyhime yazı yazıyor. Gerçekten çok garip bir dünyada yaşıyoruz. Ama ben Stern ve Playboy gibi üçüncü sınıf ve insanların cinselliğini sömüren dergilerin neden milyonlarca sattığını biliyorum. Stern'in tirajı 2 milyon civarında ve her derginin en az 8 kişi tarafından okunduğu tahmin ediliyor. Bu 16 milyon okuyucu demektir. Neden bana karşı olsunlar ki? Yıllardır bana karşı cephe alıyorlar. Çünkü eğer ben başarılı olursam, o zaman bu dergiler kapanmak zorunda kalır. Onların can damarı bu bastırılmış duygular. Bana karşı olmalarının çok basit bir mantığı var. Sekse karşı olan rahipler, bana karşı. Aynı zamanda seksi bir sömürü aracı olarak kullanan Playboy, Stern ve dünyada bunlar gibi yayın yapan binlerce dergi de bana karşı. Bu bana garip geliyor çünkü sürekli seksi lanetleyen papaya karşı değiller. Ama zaten olamazlar. Burada çok geçerli bir mantık var: Papa, seksi lanetledikçe onu bilinçaltına daha fazla bastırıyor ve Playboy da daha fazla satıyor. Sadece benim komünümde kimse Playboy ya da Stern ile ilgilenmez. Kimin umurunda? Eğer ben başarılı olursam o zaman bütün bu pornografik dergiler, kitaplar ve filmler ortadan kaybolacak. Onlara çok büyük paralar yatırılmış durumda, tabii ki bana karşı olacaklar. Bir de bana karşı çıkmak ve lanetlemek için seksi öne sürecekler, sanki seksi ben yayıyormuşum gibi." ++ Cevap: Yazarın hayatıyla ilgili ancak yüzeysel bir araştırma yapabildim. Bu araştırmadan aldığım izlenim ise Amerika Birleşik Devletlerinde, bizim maklubeciler gibi bir tarikatın lideri olduğu... Hareketi, vergi kaçakçılığından tutuklanmasına sebep olmuş. Bu yine belki kendi tabiriyle 'çekememezlikten' olmuştur. Ama kendisiyle ilgili birkaç video izleyince adnan oktarımsı bir izlenim de almadım değil. İlginç, diyelim şimdilik. -- "Bilinçaltının merkezinde içgüdü vardır. Bilincin merkezinde akıl vardır. Üst bilincin merkezinde ise sezgi vardır. İçgüdü seni bir şeyler yapmaya zorlar. Hatta bazıları senin iradenin dışında olur. Akıl belirli bir şey yapmak ya da yapmamak için bir yol bulmana yardımcı olur. Sezginin işlevi ise yol bulmaktır. Eğer içgüdünle gitmek istiyorsan, akıl sana bir yol bulur. Eğer dindar bir kişiysen, dinci bir kişiysen ve içgüdülerine karşı gitmek istiyorsan, akıl bunun yolunu bulacaktır. Bunlar garip yollar olabilir, ancak akıl hizmetindedir. Ne yapmak istersen onu yapar. Herhangi bir şeyin yanında ya da karşısında değildir. Sadece hizmetindedir. Eğer bir insan deli değilse, aklını kullanarak bilinçaltını tatmin etmeye çalışır. Ne kadar çabuk tatmin edilirse, o kadar çabuk özgür kalırsın. Tatmin, özgürleşmek demektir. Eğer çatlak olmayı tercih ediyorsan, Katolik, Protestan, her tür. Dünyada çok çeşitli çatlaklar vardır. Sen hangi çatlaklardan olacağını seçebilirsin. Hindu, Müslüman, Jaina, Budist. Çok çeşitli türler var. Benim istediğim tür ortada yok diyemezsin. Bunu söyleyemezsin. Binlerce yıl içinde insanoğlu, neredeyse her çeşit çatlaklığı yaratmıştır. Seçebilirsin. Seçim sana ait. Ama hangisini seçersen seç, hepsi aynıdır." ++ Cevap: Bu alıntıya katılmakla birikte. Yazarın, kitabın diğer bölümlerinde kendi önerdiklerinin de çatlaklık olduğunu düşünüyorum. Kendisini takip edenler de yalnız 'çakra', 'mantra', yok efendim 'enerji' diye gezinen tipler. -- "O yüzden sezgi akla benzer. Ancak o bir akıl değildir. Zekâdır." ++ Cevap: Hayır; akıl, zekâ, sezgi... Bunların hepsi zihnin parçalarıdır. Zihin ise, sinir sistemimizin bir parçasıdır. -- "Şankaran adında, şehirde çekçek çeken bir oğlan vardı. İngiliz bir matematik profesörü üniversiteye Şankaran'ın çekçeği ile giderdi. Bir, iki kere, profesör bir problemi düşünürken, çocuk ona dönüp, "Cevap şu" dedi. Profesör üniversiteye gitti ve problemin bütün işlemlerini yaptıktan sonra cevabın doğru olduğunu şaşkınlıkla gördü. Bu, iki, üç kere olduktan sonra, çocuğa bunu nasıl yapıyorsun diye sordu. Çocuk, "ben bir şey yapmıyorum" dedi. "Seni arkamda endişeli olarak hissediyorum ve bazı rakamlar beliriyor. Pek okula gitmedim ama rakamları biliyorum. Beynimde bir sürü rakam görüyorum. Bir sıra, bir kuyruk gibi. Uzun rakamlar. Sonra birden zihnimde yeni rakamlar oluşuyor. Ben de bunu cevap olarak söylüyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum." Profesör, Şankaran'ı Oxford'a gönderdi. Çünkü o, Şankuntala adındaki kadından bile üstündü. O kadına soruyu sorduğunuz zaman cevabını yazıyordu, Şankaran ile soruyu zihninizde canlandırmanız yetiyordu. O, hemen yanıtı veriyordu. Onun sezgisi daha güçlü çalışıyordu. Hem soruyu, hem de cevabı görüyordu. Beyninizi okuyabiliyordu. Ve o kadından daha eğitimsizdi. O kadar fakirdi ki, çekçek çekerek para kazanıyordu. Matematik tarihinde büyük bir fenomen oldu. Çünkü yüzyıllardır çözülememiş olan birçok soruyu çözdü. Ancak nasıl yapıldığını söyleyemedi. Sadece yanıtı verdi. Peki ama yanıtın doğru ya da yanlış olduğunu nasıl değerlendireceklerdi? Bu yıllar sürdü. Ancak daha yüksek bir matematik geliştirildiği zaman çözmeyi başardılar. Şankaran ölmüştü. Ancak cevapları doğruydu." ++ Cevap: Ben yaptığım araştırmada, burada bahsedilen kişinin herhangi bir izine rastlayamadım. Şankaran diye Oxford'a gitmiş birini bulamıyorum. Güvenilir bir soru sorma sitesinde, kullanıcılardan birisi, Şankaran'ın kurgu bir karakter olduğunu yazmış. Kurgu ise zaten konuşacağım bir şey yok. Ama bu hikâyenin doğru olduğunu kabul ederek de bir şeyler söylemek isterim. Bir şeyin nasıl yapıldığını söylemeyip sadece yapılışının sonucunu söylemiş olmanız, sizi dâhi yapmaz, sadece öngörüsü kuvvetli birisi yapar. Bilimsel konuşan birisi yapmaz. Bilim, neden-nasıl arar. Bunları konuşmuyorsak loto oynuyoruz demektir. Bilim, loto oynar mı? Elbette oynar ama dönüp nasıllarını nedenlerini bilimsel olarak belirler. Bahsi geçen Şankaran, sonuç bulmada bu kadar iyiyse bunun değişik nedenleri olabilir: 1) Bir dâhi olabilir. Sadece nasıl yaptığını açıklamakta yetersiz olduğu için çekiniyor olabilir. 2) Gerçekten matematik gibi bir eğitim almış, yalan söylemiş ve de her bilim insanı gibi çalışıp yapmış ama gizemselliği romantize etmek istediği için yalan söylemeye devam ediyor olabilir. Ya da kendini vahiy alan biri gibi göstermek için yalan söylemeye devam ediyor olabilir. -- "Bilgi ile bilmek arasında ne fark vardır? Sözlüğe baktığın zaman bir fark yoktur." ++ Cevap: Biri isim, biri eylemdir mk... Laf olsun diye düşünce taslayan kafana... -- "Bilmek, temelde senin deneyimindir, Bilgi bir toplamadır. Bilgi bir lanettir. Bir felakettir. Bir kanserdir." ++ Cevap: Tamaaaam, çok romantik bunlaaar. Bu sözleeer. Ama ne olacaktı abi? Bir şey bilmeden mi yaşayacaktık! Bilgi bilgiyi doğurur. Normal bunlar, olur yani... Kimse bu yazara "hadordan!" demeyince böyle olmuş sanırım. -- "Bilgi yüzünden insan bütünden ayrılır. Bilgi mesafe yaratır. Dağlarda yabani bir çiçekle karşılaşırsın ve ne olduğunu bilmezsin. Zihninin bu konuda söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Zihnin sessiz kalır. Çiçeğe bakarsın ve o çiçeği görürsün. Ama içinden bir bilgi yükselmez. Bir hayranlık vardır. Bir gizem. Çiçek oradadır. Sen oradasın. Bu hayranlıkla çiçekle ayrılmazsın, hatta aranda bağ kurarsın. Ancak eğer bu çiçeğin bir gül, bir papatya ya da başka bir şey olduğunu bilirsen, o bilgi aranızdaki bağı koparır. Çiçek oradadır, sen buradasındır. Arada bir köprü yoktur. Sen biliyorsun. Bilgi mesafe yaratır." ++ El Cevap: Bu, yazarın kendi hissi... Bende tam tersi oluyor. Şaşırmayı keyif almakla karıştırıyor. Kimi insan da şaşırmaktan hoşlanmaz. Bu örneği hep veririm; bisikletimin tüm özelliklerini bilirken, bunları bilmeyen bir arkadaşım bisikletime bindiğinde aldığı keyiften daha fazla keyfi ben alıyor olabilirim. Ki, benim olan ve tüm özelliklerini bildiğim şeyler benim için daha keyif vericidir. Burada kıyası herkes kendisi üzerinden farklı bir şekilde yapabilir. Ben bisikletimin özelliklerini daha az biliyorken daha az keyifle sürüyordum. Bitti! -- "Meditasyon bir bilmeme durumudur. Meditasyon bilgi tarafından bozulmamış saf alandır. Evet, İncil'deki hikâye doğrudur. İnsanoğlu bilgi ağacının meyvesini yiyerek, bilgiden aşağı düşmüştür. Dünyada bunu aşan bir yazıt yoktur. Buradaki cümle her şeyi özetliyor. Başka hiçbir cümle bu yüksekliğe ve bu kavrayışa ulaşmamıştır. İnsanoğlunun bilgiden aşağı düşmesi çok mantıksız görünüyor. Mantıksız görünüyor çünkü mantık bilginin bir parçasıdır. Mantık her zaman bilgiyi destekler. Mantıksız görünüyor çünkü insanoğlunun düşüşünün temelindeki asıl neden mantıktır. ... Tamamen mantıklı bir insan, aklı her zaman başında olan, hayatında hiçbir mantıksızlığa izinvermeyen bir insan, delinin tekidir. Akıl sağlığının delilikle dengelenmesi gerekir. Mantığın, mantıksızlıkla dengelenmesi gerekir. Karşıtlar buluşup denge kurar. Sadece rasyonel olan bir insan mantıksızdır. Çok şey kaçırır. Hatta bütün o güzellikleri ve gerçek duyguları kaçıracaktır. Lüzumsuz bilgiler toplayacak. Hayatı tekdüze olacak. O, bir dünya insanı olacak. ... Bilginin reddedilmesi gerekiyor." ++ Cevap: Neresinden tutulacağı belirsiz bir söz. Mantık, insanoğlunu düşürmüş öyle mi! Hadi oradan! Mantık olmasaydı kare şeklinde tekerleklerle yol almaya çalışacaktık mesela. İnsan, beynini en iyi geliştirmiş hayvan, iletişimi geliştirmiş hayvan... "Ama belki diğer hayvanlar daha mutludur" edebiyatı yapacaksanız, bunu bile insan mantığına borçlusunuz. Bazı romantizmleri konuşmanın mantığı hakikaten yoktur yahu! Aralarına üç nokta koyduğum alıntılar farklı sayfalarda ama aynı bölümde. İkinci alıntıda bir 'denge savunması' olduğunu görüyorsunuz ama üçüncü alıntıda bilgiyi REDDET diyor. Tek kelimeyle; TUTARSIZ... -- "Eğer kafanda nasıl diye bir soru varsa, o zaman kaçırmışsın demektir. Nasıl ile başlayan bir şey soramazsın, çünkü bu daha fazla bilgi talep etmek olur. Nasıl ile ne yapılacağına dair metot ya da teknik istemek oluyor." ++ Cevap: İlerleme karşıtı bir tarikat oldunuz tebrikler! Hayatımızı kolaylaştıran onca şey icat edildikten sonra bunları satmak çok kolay sanırım... -- "Ben bilgi lanetlenecek bir şeydir dediğimde benimle hemfikir olduğun ya da olmadığın zaman, ıskalamışsın demektir." ++ Cevap: Niye okuyorum o zaman seni? Pardon, niye deyince de mi ıskalamış oluyorum, pofff! Bu, tıpkı dinlerdeki "aman şunu yapma dinden çıkarsın, aman bunu yapma, aman böyle düşünme" şeklindeki diken üstünde durma olayı gibi... Rahat bırakın insanları ya... -- "Bilgi yüzünden masumiyetin nasıl kaybolduğunu, hayretin nasıl yok edilip katledildiğini görüyorsun. Bilgi yüzünden hayat donuk ve sıkıcı bir hale dönüşüyor. Bildiğin zaman nasıl gizem olabilir ki? Gizem ancak bilmediğin zaman mümkün olabilir." ++ Cevap: Bu, hayata ne açıdan baktığınıza bağlı. Normalde evet hayat sıkıcıdır. Bu arada bu konuda benim için hiçbir sıkıntı yok; yani sıkıcı da oluversin, ne olacak peh. Ama neyse ki sporla, sanatla (bu çağda oyunlarla da) hayatlarımızı renklendirebiliyoruz. Ve bunların hiçbirinde "gizem" olmak zorunda değil. Bu örneği hep veririm; bisikletin her aksamını, nasıl çalıştığını, frenlerini, viteslerini, malzemesinin nerede ve nasıl üretildiğini çok iyi biliyorum ama bisiklet sürerken acayip keyif alıyorum. Ağaçların fotosentez yaptığını biliyorum diye gördüğüm doğa karşısında hayranlık duymaktan vzgeçmiyorum. Bence oshosp gibi tek yönlü insanlar ancak böyle düşünür. -- "... unutma: İnsanoğlu hiçbir şey bilmemektedir. Bütün topladığın şeyler birer çöpten ibaret. En uçtaki olgular kavrayışının çok ötesinde. Biz sadece olguları topladık, ancak gerçeğe dokunmayı başarabilmiş değiliz. Bu sadece Buddha'nın, Krişna'nın, Krişnamurti'nin ve Ramana'nın yaşadığı bir deneyim değil; Edison, Newton, Albert Einstein da aynı deneyimi yaşadı. Şairlerin, ressamların, dansçıların deneyimi de budur. Dünyadaki bütün büyük zekalar, ister bir mistik, bir şair ya da bilim adamı olsun, tek bir konuda tamamen hemfikirlerdir: Ne kadar çok şey bilirsek, hayatın tam bir muamma olduğunu o kadar iyi anlarız. Bilgimiz onun gizemini yok etmez. Sadece aptal insanlar biraz bilgi sahibi oldukları için hayatın bir gizeminin kalmadığını düşünebilir. Sadece vasat zihinler bilgiye çok bağlanır; zeki zihinler bilginin üstünde kalır ve onu kullanır. Tabii ki kullanacak çünkü çok kullanışlı bir şeydir. Ancak bütün gerçeğin gizli olduğunu ve gizli kalacağını bilir. Biz bilmeye devam edebiliriz ancak gizem asla tükenmez." ++ Cevap: Vay arkadaş ya! Gizem elbette tükenmez. Ama bildiğin şeyleri kabul edip bilmediğin şeylerin gizeminin hayranlığında bilme isteğini sürdürmek yerine "amaaaauuun her-şey gizem, bilme otur aşağı, meditasyon yap" diyor hem, hem de diyor ki "bilgiyi kullan geç"... İyi de herkes seni dinlerse, kim yeni bilginin peşinde olacak. Çok saçma! Eski felsefi lafları tekrar ediyor. 'Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir' diyen filozof bununla, meditasyon yapılması gerektiğini anlatmıyor, bilmeye çalışmayı sürdürmek gerektiğini anlatıyor. -- "Yürüyüşe çıktığın zaman bacaklarını kullanırsın. Ancak oturduğun zaman artık bacaklarını oynatmana gerek yoktur. İnsanlar bana soruyor, "Osho, iki saat boyunca koltukta oturarak konuşuyorsun ve pozisyonunu bile değiştirmiyorsun. Bacaklarını bir kere bile oynatmıyorsun." Neden oynatayım? Yürümüyorum ki! Ama biliyorum, sen koltuğunda otururken bile, tam olarak oturmuyorsun. Bacaklarını oynatıyorsun, pozisyon değiştiriyorsun, doğruluyorsun. Bin bir farklı şey yapıyorsun; büyük bir huzursuzluk içinde olduğun yerde dönüp duruyorsun. Aynı şey zihnin için de geçerli." ++ Cevap: Ne alakası var lan! İnsanlar pozisyon değiştirerek vücutlarının kan gitmeyen yerlerine dolaşım sağlıyor ve rahatlıyor. Bu herifin meczup olduğuna iyice kanaat getirdiğim alıntı bu oldu. -- "Eğer seninle konuşuyorsam, zihnimi kullanıyorum. Konuşmayı kestiğim an, zihnim de anında duruyor! Eğer seninle konuşmuyorsam zihnimin çalışması için bir gerek yok, o yüzden sessizliğe bürünüyor. Zaten öyle olmalı, nötr kalmalı. Uyurken de rüya görmüyorum; buna gerek yok. Sen rüya görüyorsun, çünkü gündüzden yapılmamış o kadar çok iş var ki, zihnin gece de çalışıyor. Bu aslında bir fazla mesai; gündüz bitirememişsin. Hem zaten nasıl bitirebilirsin? Aynı anda bin bir farklı şey yapıyorsun. Hiçbir şey tamamlanmıyor; her şey eksik kalıyor. Hem de sonsuza dek eksik kalıyor." ++ Cevap: Nasıl olsa bitiremeyeceğim diye bir işe başlayamayan üşengecin biri olabilir misin! -- "Akıl ile zekayı karıştırmamaya dikkat etmeyi unutmamalısın. Akıl, zekanın sadece bir parçasıdır. Zeka çok daha büyük bir olgudur; akıldan çok daha çok şey barındırır çünkü hayat sadece akıldan ibaret değildir. Hayatta sezgi de vardır. Zeka, sezgiyi de barındırır. Birçok büyük keşif sadece akılla değil, sezgiyle yapılmıştır. Hatta bütün büyük keşifler sezgiyle yapılmıştır." ++ Cevap: Tekrar ediyorum; sezgi de aklın bir parçasıdır. Buna ek olarak zaten aklını iyi kullanmazsan sezgi üretecek ve ürettiğin bu sezgiyle icat, keşif yapaacak seviyeye gelemezsin. -- "İnançlar dostluğu yok eder, insanlığı yok eder, iletişimi yok eder." ++ Cevap: Katılıyorum. Farklı inanç sistemlerinin üyelerinin biribiriyle zor dost oldukları konusunda iyi örnekler vermiş yazar. Ama ben de yazarın bu kitapta bahsettiği inanç sistemine sahip insanla anlaşacağımı sanmıyorum. Kendisi de bir inanç aktarıyor çünkü. Tüm insanlık inançsız olsaydı daha akla yatkın bir dünya olurdu, diye düşünüyorum. -- "İnanç sana "miş gibi" türünde bilgi sunar. Biliyormuş gibi. Hiçbir şey bilmiyorsun. Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Ama o konuda belirli bir inancın var. Gerçek hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Ama gerçek hakkında bir teorin var. Bu, "miş gibi" durumu tehlikelidir. Bu, zihnin bir çeşit hipnotize olmuş halidir." ++ Cevap: Tekrar ediyorum; yazarın kendisi de farklı bir inanç sistemi ile geliyor. Belirsiz ve tutarsız da olsa mistik olduğunu kendisi de kabul ediyor. Şu misitisizm bir inanç değil mi yani? İbadeti de meditasyon olarak veriyor. Oysa herkesin meditasyonu farklıdır diyen bir lafına rastlamadım; kiminin spor, kiminin sanattır mesela bence... -- "Erkeklere ağlamamaları öğretilmiştir. Gözyaşları erkeksi değildir. O yüzden erkekler ağlamaz. Bu ne biçim bir aptallıktır? Ağlamak ve göz yaşı dökmek, bazen çok büyük bir terapidir. Buna ihtiyaç vardır, bir gereksinimdir, insanı hafifletir. Erkek üzerinde bir ağırlıkla yaşar çünkü ağlayamaz. Ağlamak erkeklere göre değildir. Kadınlara ise ağlamak ve göz yaşı dökmek öğretilmiştir. Tamamen kadınsı bir şeydir. O yüzden onlar hiç gerek olmadığı zamanlarda bile ağlar, göz yaşı döker. Bu sadece bir inanç sistemi. Bunu bir manipülasyon stratejisi olarak kullanıyorlar. Kadın, tartışarak kocasından üstün duruma geçemeyeceğini biliyor, ama ağlayabiliyor. Bu işe yarıyor ve argümanını öyle sunuyor. Erkekler, bir şekilde bozulmuştur ve ağlayamaz. Kadınlar, başka şekilde bozulmuştur ve ağlamayı bir hakim olma stratejisi olarak kullanır. Ağlamak, politize edilmiştir ve gözyaşları politik olduğu zaman bütün güzelliğini kaybeder, çirkinleşir." ++ Cevap: Tebrikler, altına imzamı atacağım bir paragraf. Ama bozulma konusunda emin değilim. Çünkü, evrimleşmemiz genel olarak böyle. Bunu kabul edip ne yapabileceğimi düşünüyorum. Ben kendi açımdan genele uymuyorum bir erkek olarak. Aradığım kadının da genele uymamasını bekliyorum. Bu çok derin bir konu; üzdü yani. Olsun. Deniyoruz işte... -- "Beşinci katman ise bozulmuş, zehirlenmiş içgüdüler, yani bastırılmış duygulardır." ++ Cevap: Milyonlarca yıllık evrim sonucunda kökleşmiş özelliklerimizin "bozuk" olduğu fikri de neden? Kabul edip bilincinde olsak yeter. -- "Altıncı katman ise, bozulmuş sezgidir. Biz bu sezgi denen olgunun farkında değiliz. Sezgi gibi bir şeyin varlığını bilmiyoruz. Çünkü sezgi altıncı katmandır. Üstündeki beş katman o kadar kalın ki, insan altıncısını hissetmiyor bile. Sezgi, mantık yürütmeden tamamen farklı türde bir olgudur. Mantık tartışır. Mantık, bir sonuca ulaşmak için muhakeme denen bir süreci yaşar. Sezgi ise sıçrar. Bu bir kuantum sıçramasıdır. Herhangi bir süreci yoktur. Hiçbir işlem yapmadan doğrudan sonuca atlar." ++ Cevap: Ama sen farkındasın ve de yine bozulmuş bir şeyi var insanların. -- "... Yani matematikte, sezgi artık kabul edilmiş bir gerçektir." ++ Cevap: Hemen cevabı vermek matematik değildir. Nasıl olduğunu açıklayamadan matematik olmaz. -- "Mantık işe yaramadığı zaman sadece sezgi çalışır. Ve bütün bilim adamları, en büyük keşiflerinin mantıkla değil, sezgiyle ortaya çıkmış olduğunun farkındadır. Madam Curie, belirli bir olgu için üç yıldır çalışıyordu ve sorunu birçok yönden çözmeye çalışıyordu. İzlediği bütün yöntemler başarısız oldu. Bir gece, çok yorgun bir şekilde yatağa gitti ve bir karara vardı... Bu olay tıpkı Buddha'nın yaşadıklarına benzer... O gece karar verdi. "Artık bu kadarı yeter. Üç yılımı boşa harcadım. Bu ümitsiz bir arayışa benziyor. Artık bir son vermeliyim." O gece arayışını bıraktı ve uyudu. Geceleyin uykusunda ayağa kalktı, masaya gitti ve cevabı yazdı. Sonra tekrar yatağına döndü. Sabah olunca bu olayı hatırlamıyordu. Ama cevap masanın üstündeydi. Başka kimse odaya girmemişti. Hem zaten odada başkası olsa bile cevabı bilmesi mümkün olamazdı. Çağının en büyük beyinlerinden biri olan Madam Curie, tam üç yıldır bu problem üzerinde çalışıyordu. Etrafta kimse yoktu ama cevap oradaydı. Sonra daha yakından baktı. Bu, kendi el yazısıydı. O anda rüyasını hatırladı. Gece rüyasında masada oturmuş bir şeyler yazdığını görmüştü. Sonra yavaş yavaş olay ortaya çıktı. Sonuca başka bir kapıdan geçerek ulaşmıştı. Bu kapı, muhakeme yürütmek değil, sezgiydi." ++ Cevap: Bu süreci pek çok bilim insanı yaşar. Sezgiyle alakası yoktur. Bir kavanoz kapağını gevşetip gevşetip sonunda biraz dinlentikten sonra ufak bir çabayla açmak gibidir bu. -- "Buddha, altı yıl boyunca aydınlanmak için çabaladı ama yapamadı. Sonra bir gün çaba gösterme fikrini bıraktı. Bir ağacın altına uzandı ve sabah olunca aradığı şey gerçekleşmişti. Gözlerini açtığı zaman o bir Samadhi'ydi. Ancak önce mantığın tükenmesi gerekiyordu. Sezgi sadece mantık tükendikten sonra işlemeye başlar." ++ Cevap: Samadhi olmuş, helaaaaaal! -- "Bir yere uçakla gideceksin. Kadın gitmeyeceğini ve senin de gitmene izin vermeyeceğini söylüyor. Bir şeyin olacağını hissediyor. Şimdi bu mantıksızlıktır. Çok işin var, her şey planlanmıştır ve gitmelisin. Ama kadın buna izin vermemektedir. Ertesi gün gazetede o uçağın kaçırıldığını ya da düştüğünü ve bütün yolcuların öldüğünü okursun. Kadın, bunu nasıl bildiğini söyleyemez. Bunun imkanı yoktur. Bu sadece bir altıncı histir. İçinde oluşan bir duygu. Ancak o da bozulmuştur. O yüzden sadece bir anlık oluşur. Diğer beş katman kaybolduğu zaman ve sen saplantılı fikirlerini geride bıraktığın zaman... Sonuçta sana her sonucun tek kapısının mantık olduğu öğretilmiştir... Bu saplantıdan kurtulduğun zaman, bu mantık saplantısından sıyrılınca, sezgi açılmaya başlar. O zaman sadece anlık 'bir his değil, sürekli bir kaynağa dönüşür. Gözlerini kapatıp, kendini sezgiye bıraktığın zaman hangi yöne gideceğini bilirsin. O beş katman aşıldığı zaman içinde bir şey yükselir. Buna iç rehber diyebiliriz. Her zaman sezgi enerjine girebilirsin ve her zaman doğru nasihati alırsın. Doğuda buna iç guru adını verirler. Sezgin işlemeye başladığı zaman, gidip herhangi bir dış guruya, herhangi bir şey sorma ihtiyacı duymazsın. Sezgi, kendinle uyum içinde olmaktır. Tam bir uyum halidir. Ve bu uyumun içinde çözümler kendiliğinden çıkar." ++ Cevap: Bunun bir anlık bir şey olmaktan çıkabileceği ve 'God Mode'a geçebileceğin fikri de bir saplantı olabilir mi! -- "Bir adam, arkadaşıyla kafeteryada oturmuş çay içiyor. Fincanını inceler ve sonra derin bir nefes vererek, "Dostum, hayat bir fincan çay gibidir" der. Diğeri bunu biraz düşünür. Ve sonra sorar; "Ama neden? Hayat neden bir fincan çay gibi?" İlk adam yanıtlar: "Ben nereden bileyim. Filozof muyum?" Sağ lob, sadece gerçekler hakkında beyanda bulunur. Sana neden veremez. Eğer neden diye sorarsan, sadece sessiz kalır. Hiçbir cevap alamazsın. Ama yürürken bir lotus çiçeği görünce, ne kadar güzel, dersin. Biri sana gelip, neden diye sorarsa, ne yaparsın? Sadece "Ben nereden bileyim, filozof muyum?" diyebilirsin. Bu basit bir ifadedir. Çok basit bir beyandır ve kendi içinde tutarlıdır. Arkasında bir neden yoktur ve ötesinde de bir neden bulunmaz. O sadece gerçeğin ifade edilmesidir. Upanişad'ları oku. Onlar gerçeklerin basit ifadeleridir. Şöyle söylerler: "Tanrı vardır. Nedenini sormayın." Soranlara ise, "Biz filozof muyuz? Nereden bilelim? Tanrı vardır." diyeceklerdir. Tanrı güzeldir derler, Tanrı'nın sana kalbinden bile yakın olduğunu söylerler. Ama nedenini sorma. Onlar filozof değil. İsa'nın sözlerine ve ilkelerine bir bak. Hepsi çok basit. "Benim Tanrım cennettedir. Ben onun oğluyum, o benim babamdır!" diyor. Nedenini sorma. Bunu mahkemede ispat etmesi mümkün değil, sadece "biliyorum" der. Eğer ona bunları kimden öğrendiğini ve hangi yetkiyle söylediğini sorarsan, "kendi yetkimle söylüyorum. Başka bir yetkim yok!" diyecektir. ++ Cevap: Neden açıklamayan herkese inanırsak delilere de inanırız. -- "Mantık olarak ispat edilememiş, ancak yine de varolan şeyler bulunur. Herkes onları bilir ve henüz kimse onları ispat edebilmiş değildir. Örneğin, sevgi. Kimse onun ne olduğunu ispat etmiş değil. Varolup olmadığı da ispatlanmamıştır. Ama herkes sevginin varolduğunu bilir. Mantığın ötesinde hiçbir şeyi kabullenmeyen insanlar bile aşık olur. Aşık oldukları zaman bir sorun yaşarlar. Kendilerini suçlu hissederler. Ama sevgi var." ++ Cevap: Öncelikle hangi sevgiden bahsediyoruz; karşı cinse olan sevginin de doğaya olan sevginin de evlada olan sevginin de genel olarak insanlara olan sevginin de hatta mantıksızlığa olan sevginin bile kendi içlerinde mantıklı açıklamaları vardır. Yazar "mantık" kelimesini yalnızca belli bir mantık, bir aristokrat mantığı olarak görüyor. Oysa kendisi, mantığın milyonlarca olasılık durumundan hangisinin en mantıklı olacağını seçmek işi olduğunu da söylemişti. İşte yazara cevabım şu ki; kendi içinde mantıklı pek çok seçenek vardır ve bazen kişiden kişiye değişen durumlar vardır. Bazı kişiler milyonlarca seçenekten birini "YAPABİLMEYE" uygun iken bazı kişiler için bir başka yol daha mantıklıdır. Ama hepsinin kendi içinde mantığı vardır. Günümüzde artık mantıksız dediğimiz şey, bu seçeneklerden birine uymayan ve verim vermeyen demektir. -- "Bilimdeki bütün büyük gelişmeler, akılla değil, sezgiyle gelmiştir. Bütün büyük keşifler, çığır açan icatlar, aklın ötesinden gelmiştir. Arşimet'ten Einstein’a kadar bu böyledir. Arşimet'in hikâyesini bilirsin. Buluşunu küvetinin içinde, sıcak bir banyonun keyfini çıkartırken yapmıştı. Ve birden o gevşemiş ruh hali içinde... Günlerdir çok endişeliydi. Ülkenin kralı çok güzel bir altın taca sahipti ve onun saf altından mı yapıldığını, yoksa içine başka şeyler karıştırılıp karıştırılmadığını merak ediyordu. Ve bu sorunun yanıtının taca bir hasar verilmeden bulunmasını istiyordu. Bu bir bilmeceydi. Cevabı nasıl verilecekti? Tacın ne kadarının altın, ne kadarının başka bir madde olduğu nasıl belirlenecekti? Arşimet çok çabaladı. Günlerce uyumadı. Artık bir çözüm yolu bulma umudu yoktu. Ama oldu." ++ Cevap: Aynı zırvayı kitabın değişik bölümlerinde tekrar edip duruyor. Defalarca açıkladığım gibi söylediği insanların hiçbiri deneyimsiz "sezecek" konuma gelemezdi. -- "Bilimsel keşifler her zaman için zihinden değil, meditasyondan çıkar. Sonuçta, zihinden çıkan şeyler bilim değil, teknoloji olur. Teknoloji zavallı bir şeydir. O bir kavrayış değil, kavrayışın uygulamasıdır. Teknoloji, zihinden çıkar. Çünkü zihnin kendisi bir teknolojik alettir. Biyolojik bir teknoloji. Bütün makineler zihinden çıkar. Çünkü zihnin kendisi bir makinedir. Ama zihinden bir yaratıcılık çıkmaz. Çünkü hiçbir bilgisayar bir kavrayış sunamaz. Bunlar zihin ötesinden gelir. Zihin, senin varlığının yüzeyidir. Kavrayışlar ise varlığının merkezinden gelir. Meditasyon seni merkeze götürür." ++ Cevap: Öncelikle meditasyonla alakası yok, insanlar rahat anlarında daha kavrayıcı düşünebilir. İkincisi teknolojik devrimden sonra böyle konuşmak kolay... -- "Beyninle düşünme. Gerçekten. Hiç düşünme, sadece hareket et, bazı durumlarda dene, zor olacaktır. Çünkü hemen düşünmeye alışmış olacaksın. Tetikte olman gerekir. Düşünceye değil, zihnine içerden gelen duygu için tetikte olmalısın. Bazen kafan karışabilir. Çünkü iç rehberinden mi, yoksa zihninin yüzeyinden mi geldiğini anlayamayacaksın. Ama bir süre sonra o duyguyu bilecek, farkı hissedeceksin." ++ Cevap: Kitabın bazı bölümlerinde, düşünme ile sezgiyi denge halinde kullanmaktan söz ediyor, bazı bölümlerde de (burada olduğu gibi) aman hiç düşünme diyor. Tutarsız... -- "Benzer bir durum, Tennyson'ın ünlü şiirinde görülür. Bu ikisinin karşılaştırılması sana çok yardımcı olacak. Basho sezgiyi temsil eder, Tennyson ise aklı. Basho doğuyu temsil eder, Tennyson ise batıyı. Basho meditasyonu, Tennyson ise zihni. Birbirine benzeyebilirler. Ve bazen Tennyson'un şiiri, daha şiirsel görünebilir. Çünkü Basho'ya oranla daha doğrudan ve belirgin anlatır. 'Çatlamış duvardaki çiçek Seni o çatlaktan koparıyorum Burada, elimde, kökün ve her şeyinle tutuyorum Küçük çiçek, ama eğer seni bir anlayabilsem Kökünle ve her şeyinle ne olduğunu bilsem. O zaman Tann'yı da ve insanı da bilirim.' Güzel bir şiir. Ama Basho ile kıyaslanamaz. Tennyson'ın nerede farklılaştığını görelim. İlk olarak: Çatlamış duvardaki çiçek. Seni o çatlaktan koparıyorum. Basho çiçeğe sadece bakıyor, onu koparmıyor. Basho'nunki pasif bir farkındalık. Tennyson ise aktif ve vahşi. Sonuçta eğer bir çiçek seni etkilemişse, onu koparamazsın. Eğer bir çiçek kalbine ulaştıysa, onu nasıl koparırsın? Koparmak onu yok etmek, öldürmek demektir. Bu bir cinayettir. Kimse Tennyson'ın şiirini bir cinayet olarak görmez, ama öyledir. Bu kadar güzel bir şeyi nasıl yok edebilirsin?" ++ Cevap: Abi Tennyson zaten o duyguyu anlatıyor abi, mal mısın! Osho denen kişide gerçekten sanat algısının çok yönlülüğünden eser yok! -- "Bir ağacın altında otur ve bütün düşüncelerin dinmesine izin ver. Bekle. Düşünme. Sorunu abartma. Sadece bekle. Düşünmeme haline ulaştığını hissettiğin an, ayağa kalkıp yürü, bedenin nereye doğru yönelirse, gitmesine izin ver, sadece tanık ol, karışma. Kaybolmuş yol kolayca bulunur, ancak bunun tek şartı var. Zihninin karışmasına izin verme. Bu, birçok kere bilmeden olmuştur. Büyük bilim adamları, ne zaman bir keşif yapılsa, bunun zihin tarafından değil, iç rehber tarafından yapıldığını söyler. Zihnin tükendiği ve daha fazlasını yapamadığı zaman artık pes eder. O pes etme anında içindeki rehber işaretler, deliller ve anahtarlar sunar. İnsan hücresinin iç yapısını ortaya koyarak Nobel Ödülü kazanan kişi bunu rüyasında gördü. İnsan hücresinin yapısını, çekirdeğini, rüyasında gördü ve sonra, sabah kalkıp resmini yaptı. Kendisi bile bunun doğru olabileceğine inanmadı. O yüzden üzerinde yıllarca çalıştı. Yıllarca çalıştıktan sonra rüyasının doğru olduğuna kanaat getirdi. Madam Curie ise bu iç rehber sürecini yaşadıktan sonra tekrar denemeye karar verdi. Çözmesi gereken bir soru olduğu zaman, "Neden çabalayıp uğraşayım, uyumam yeter" dedi. Güzel uyudu, ama bir çözüm yoktu, o yüzden şaşırdı. Birçok kere denedi. Bir sorun olduğu zaman, anında gidip yatıyordu, ancak hiçbir çözüm çıkmıyordu. Önce aklın tamamen sınanması gerekir, ancak ondan sonra çözüm kabarabilir. Başın tamamen tükenmesi gerekiyor. Aksi halde, rüya görürken bile işlemeye devam ediyor. O yüzden bilim adamları, bütün büyük keşiflerin, akılla değil, sezgiyle yapıldığını söyler. İç rehberle bu kastedilir. Başını kaybet ve bu iç rehberine atla. O oradadır. Eski yazıtlar, ustanın ya da gurunun, dış gurunun, sadece iç guruyu bulmada yardımcı olabileceğini yazar. Hepsi bu. Dış guru, iç gurunu bulmaya yardım ettikten sonra, artık, dış gurunun bir işlevi kalmaz. Bir usta aracılığıyla gerçeğe ulaşamazsın. Bir usta aracılığıyla ancak iç guruna ulaşabilirsin, ancak ondan sonra bu iç guru seni gerçeğe götürebilir. Dış usta sadece bir temsilci, bir yedektir. Onun bir iç rehberi vardır ve senin iç rehberini de hissedebilir. Çünkü onlar aynı dalga boyunda varolurlar. Aynı boyutta, aynı dalga boyundadırlar. Eğer kendi iç rehberini bulursan, sana bakıp, senin iç rehberini hissedebilirim ve eğer ben, sana gerçekten rehberlik edeceksem, benim rehberliğim seni kendi iç rehberine götürmek olacaktır. Sen iç rehberinle temasa girdiğin zaman, artık bana ihtiyaç yoktur. Artık tek başına hareket edebilirsin. Yani bir gurunun yapabileceği tek şey, seni kafandan göbeğine, muhakemenden sezgi gücüne, tartış
SezgiOsho · Ganj Yayınları · 2016410 okunma
··
2.445 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Emre Uçar
Gönderi Sahibi
İNCELEMEDE DE HARF SINIRI VARMIŞ; SIĞMAYAN DEVAMI: macı zihninden, güvenilir rehberine itmektir. Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Aynı şey hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, her şey için geçerlidir. Bu iç rehber vardır. Ve gizemli birçok yeni olgu daha keşfedilmiştir. Birçok örnek vardır. Örneğin, anne balık yumurtladıktan hemen sonra ölür. Sonra baba, yumurtaları döller ve ölür. Yumurta, annesiz ve babasız kalır ve olgunlaşır. Yeni bir balık doğar. Bu balık, anne, baba ve ebeveynlik hakkında hiçbir şey bilmez. Nereden geldiğini bile bilmez. Ama bu balık, denizin belirli bir bölgesinde yaşar ve yavru balık, anne ve babasının yumurtlamak için yola çıktıkları bölgeye gider. Kaynağa ulaşır. Bu tekrar tekrar yaşanmaktadır ve o balık yumurtlama zamanı geldiğinde aynı sahile gelecek, yumurtlayıp ölecektir. Yani, ebeveynlerle yavruları arasında hiçbir iletişim yok. Ama yavrular, bir şekilde nereye gitmeleri gerektiğini, nasıl gideceklerini bir şekilde bilir ve asla yanılmaz. Onları yanlış yönlendiremezsin. Bu konuda deneyler yapıldı, ama başarılı olmadı. Onlar kaynağa ulaşacak. Bir iç rehber devrededir. Sovyetler Birliğinde, kediler, fareler ve birçok küçük hayvanla çeşitli deneyler yapıldı. Bir anne kedi, yavrularından ayrıldı ve yavrular bir denizaltıyla denizin derinliklerine indirildi. Anne kedi, yavrularına ne olduğunu bilemeyecek durumdaydı. Kediye kalp ve beyin etkinliğini ölçen her türlü cihazı taktılar. Ve sonra denizaltıda yavrulardan biri öldürüldü. Anne bunu anında hissetti. Nabzı hızlandı. Endişeli ve gergin oldu. Nabzı, yavrusu öldürülür öldürülmez hızlanmıştı. Bilimsel cihazlar çok derin bir acı hissettiğini belgeledi. Bir süre sonra, her şey normale dönünce, bir yavru daha öldürüldü. Yine aynı değişiklikler görüldü. Üçüncü yavruyla da aynı şey yaşandı. Her defasında yaşandı. Hem de aynı anda. Hiçbir zaman dilimi olmadan. Ne oluyordu? Bilim adamları, anne kedinin iç rehberi olduğunu söylüyor. Bu iç duygu merkezi, nerede olursa olsun çocuklarına bağlı. Anında telepatik ilişkiyi hissediyordu. İnsan anneler bu kadar hissetmez. Bu çok şaşırtıcı. Aslında tam aksi geçerli olmalı. İnsan anne, evrimde daha gelişkin olduğu için, daha çok şey hissetmeli ama hissetmez. Çünkü kafa her şeyi denetimine almıştır ve iç merkezler felç olmuş durumdadır. Ne zaman bir ikileme düşsen ve bir çıkış yolu bulamazsan, düşünme. Sadece derin bir düşünmeme halinde bulun ve iç rehberinin sana yol göstermesine izin ver. En başta korkacak, güven duymayacaksın. Ama bir süre sonra, her zaman doğru sonuca ulaşınca, her zaman doğru kapıyı açınca, cesaretini toplayacak ve güvenmeye başlayacaksın. Bilgelik kalpten gelir. Akılla ilgisi yoktur. Bilgelik, varlığının en derin noktasından çıkar. Kafaya ait değildir. Kafanı kes. Kafasız ol ve varlığın yolundan git. Seni tehlikeye yöneltse bile, tehlikeye gir. Çünkü sen ve gelişmen için gerekli yol budur. Onu izle. Güven ve birlikte hareket et. KRiTERiN MUTLULUK OLSUN Sezgiyle yaşayan bir insan, her zaman başarılı olur mu? Hayır. Ama her zaman mutludur. Başarılı olsun ya da olmasın. Ve sezgisiz yaşayan bir insan, başarılı olsun ya da olmasın, her zaman mutsuzdur. Başarı bir kriter değildir. Çünkü başarı birçok şeye bağlıdır. Asıl kriter, mutluluktur. Çünkü mutluluk sadece sana bağlıdır. Birçok rakip olduğu için başarısız olabilirsin. Sen sezginle çalışıyor olmana rağmen, diğerleri daha kurnazca, daha sinsice, daha hesapçı, daha şiddetli ya da daha ahlâksızca çalışıyor olabilir. O yüzden başarı birçok şeye bağlıdır. Başarı bir sosyal olgudur. Başarılı olmayabilirsin. İsa'nın başarılı olduğunu kim söyleyebilir. Çarmıha gerilmek bir başarı değil, en büyük başarısızlıktır. Otuz üç yaşında çarmıha gerilen bir adam. Bu ne biçim bir başarı? Kimse onu bilmiyordu. Sadece birkaç cahil köylü, havarisi olmuştu. Herhangi bir konumu, prestiji, gücü yoktu. Bu ne biçim bir başarı? Çarmıha gerilmenin bir başarı olduğu söylenemez. Ama o mutluydu. Müsterihti. Çarmıha gerilirken bile. Ve onu çarmıha gerenler daha uzun yıllar yaşamalarına rağmen sürekli mutsuzluk içinde oldu. Bu durumda aslında kim çarmıha gerildi? Önemli olan nokta bu. İsa'yı çarmıha gerenler mi, yoksa İsa'nın kendisi mi? O, mutluydu. Mutluluğu nasıl çarmıha gerersin? O, neşeliydi. Neşeyi nasıl çarmıha gerersin? Vücudu öldürebilir, ama ruhu öldüremezsin. Onları çarmıha gerenler yaşadı. Ancak hayatları uzun ve yavaş bir çarmıha gerilmeden başka bir şey olmadı. Mutsuzluk, mutsuzluk, mutsuzluk! Yani, burada söylemeye çalıştığım şey, eğer sezginin iç rehberini takip edersen, her zaman dünyanın tanımladığı anlamda bir başarıya ulaşmayabilirsin. Ancak Buddha'nın ya da İsa'nın başarı ölçütüne göre, başarılı olursun. Ve bu başarının ölçüsü, mutluluğun, keyfindir. Olup bitenler önemsizdir. Sen mutlu olacaksın; dünya senin başarısız olduğunu söylese bile. Ya da dünya seni bir yıldız yapsa, başarının zirvesine oturtsa bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sen her durumda mutlu olacaksın. Neşeli olacaksın. Benim için başarı, mutluluktur. Eğer başarının mutluluk olduğunu anlarsan, o zaman ben, her zaman başarılı olacağını söylerim. Ancak senin için başarı neşe ve mutluluk değil, başka bir şey. Hatta mutsuzluk bile olabilir. Sonunda mutsuz olacağını bilsen bile, başarı peşinde koşarsın. Eğer başarı bize gelirse, mutsuz olmaya hazır mıyız? Bizim için başarı nedir? Başarı mutluluk değil, ego övgüsüdür. İnsanların senin başarılı olduğunu söylemesidir. Her şeyini kaybetmiş olabilirsin. Ruhunu kaybetmiş olabilirsin. Neşeye neden olan o masumiyeti kaybetmiş olabilirsin. Seni ilahi noktaya yaklaştıran o huzuru, sessizliği ve dinginliği kaybetmiş olabilirsin. Hepsini kaybedip, bir deli olmuşsundur. Ama dünya senin başarılı olduğunu söyleyecektir. Dünya için başarı, ego övgüsüdür. Benim için değil. Benim için başarı, mutluluktur. Kimsenin seni tanıyıp tanımaması önemli değil. Başkalarının seni tanıması ya da hiç bilinmeden, duyulmadan, fark edilmeden yaşamak hiç önemli değildir. Ancak eğer mutluysan, başarılı olmuşsun demektir. Bu ayrımı unutma. Çünkü birçok insan, sadece dünyevi başarılar için iç rehberlerini bulup, sezgisel olmak ister. Onlar için iç rehberleri bir öfke kaynağından başka bir şey olamaz. En başta onu bulamazlar. Sonra bulsalar bile, hep mutsuz olacaklar. Çünkü onların hedefi dünya tarafından tanınmaktır. Ego tatminidir, mutluluk değil. Zihnin berrak olsun. Başarı düşkünü olma. Bu dünyada başarı, aslında en büyük başarısızlıktır. O yüzden başarılı olmaya çalışma. Yoksa çok mutsuz olursun. Mutlu olmaya çalış. Her an daha fazla mutlu olmayı düşün. O zaman bütün dünya senin başarısız olduğunu söyleyebilir. Ama sen başarısız olmayacaksın. Mutluluğu yakalayacaksın. Buddha arkadaşlarının, ailesinin, eşinin, babasının, öğretmenlerinin, toplumun gözünde başarısız bir insandı. O, bir hiçti. O, dilenci olmuştu. Bu ne biçim bir başarıdır? Harika bir imparator olabilirdi. Bunun için gerekli niteliklere, kişiliğe ve zihne sahipti. Büyük bir imparator olabilirdi, ama o dilenci oldu. O, başarısızdı. Ama ben sana o başarısız değildi diyorum. Eğer bir imparator olmuş olsaydı, asıl o zaman başarısız olurdu. Çünkü gerçek hayatı ıskalardı. Bodhi ağacı altında ulaştığı gerçekti. Kaybettiği şey ise sahte. Gerçek hayatta, iç yaşamında başarılı olursun. Sahte hayatta ise, bilemem. Eğer sahte dünyada başarılı olmak istiyorsan, kurnazlık, akıl, rekabet, kıskançlık ve şiddet içinde çalışanların izinden git. Onları izle. İç rehber sana göre değil. Eğer dünyevi bir şeyler kazanmak istiyorsan, o zaman iç rehberine kulak asma. Ama sonuçta, bütün dünyayı kazanmış olmana rağmen, kendini kaybetmiş olursun. İsa, "Bir insan, ruhunu kaybettikten sonra bütün dünyayı fethetse ne olur" der. Sen kime başarılı diyeceksin? Büyük İskender'e mi, yoksa çarmıha gerilen İsa'ya mı? O yüzden eğer,... ve bu eğerin çok iyi anlaşılması gerekiyor. Eğer dünyayla ilgiliysen, o zaman iç rehber sana kılavuz olamaz. Eğer varlığın iç boyutlarıyla ilgiliysen, o zaman sadece iç rehber sana yardımcı olabilir." ++ Cevap: Aslında tek tek cevap verdiğim pek çok zırvanın bir arada olduğu ve TEKRAR EDİLDİĞİ bu kısmı paylaştım ki, hiçbir şeyi bağlamından koparmadığım belli olsun. O yüzden bu alıntıya kısa cevaplar verip atladığım yerler olursa onların da birer zırva olduğunu bilesiniz isterim. Madam Curie olayı, daha önce de söylediğim gibi; insanların çalışıp çabalayıp en sonunda rahat bir anlarında sonuca ulaşmasıyla ilgili. Einstein olayı da aynı şekilde. Sovyetlerin yaptığı kedi deneyinin de izine herhangi bir bilimsel yayında rastlamadım. Siz rastlarsanız bana linkini atın veya nasıl bulabileceğimi anlatın. Gerçek hayat-sahte hayat ayrımına kimin vakıf olduğu konusunda Oshosp'un bir şey bildiğini zannetmiyorum. İç rehber-dış rehber muhabbetleri bizim şu çok sıkıntısını çektiğimiz, şeyh-mürit olayları gibi saçma sapan yerlere gidebileceği ise ortada. Buraya kadar bu incelemeyi okuyanlar benim bir "materyalist" olduğumu düşünebilirler. Açıkçası materyalistim ama şunu şerh düşmek isterim ki; duygularımız, sezgilerimiz, hezeyanlarımız, maneviyatımız benim için önemlidir ve bunları yok saymam. Sadece tüm bunların sinir sistemimizle ilgili olduğunu bilir ve bunu kabullenirim. Doğal olan şeyleri anlar, bunlardan hangisi uygar olmamı engelliyorsa onunla mücadele etmeye çalışır, mücadele de edemiyorsam olduğu gibi severim. İnsan olarak seçeneklerim bunlar! -- "Bir Zen ustası olan Rinzai ölmek üzereydi, ölüm döşeğindeydi. Biri sordu: "Usta, sen gittikten sonra insanlar en önemli öğretinin ne olduğunu soracak. Birçok şey söyledin. Birçok konudan söz ettin. Bunları bizim özetlememiz zor olur. Lütfen ayrılmadan önce, bütün öğretini tek bir cümlede özetle. Ve biz onu bağrımıza basalım. Ve seni tanımamış olan insanlar istediği zaman, onlara senin öğretinin bu özünü aktarabilelim." Ölmekte olan Rinzai gözlerini açtı ve müthiş bir Zen haykırışı yaptı. Bir aslan kükremesi. Herkes şoke olmuştu. Ölmekte olan bu adamın, bu kadar enerjiye sahip olduğuna inanamamışlardı. Bunu beklemiyorlardı. Bu adam tahmin edilemezdi. Her zaman öyle olmuştu. Ancak, bu tahmin edilemez adamın, ölmek üzereyken böyle bir aslan kükremesi yapabileceğini hiç beklemiyorlardı. Bu şok hali içinde, doğal olarak zihinleri durdu. Hepsi şaşkındı. Rinzai, " İşte bu!" dedi, gözlerini kapadı ve öldü. İşte bu! Bu an! Bu sessiz an! Düşünce tarafından bozulmamış, bu an! Bu şaşkınlığın çevrelediği sessizlik! Ölüm arifesindeki aslan kükremesi! İşte bu! Evet. Yön, anı yaşamaktan ortaya çıkar. Bu senin yönettiğin ve planladığın bir şey değildir. Kendiliğinden olur. Ve sen onu asla tahmin edemezsin. Ancak hissedersin. O yüzden düz yazı değil, şiir gibi diyorum. Mantık gibi değil, sevgi gibi. Bilim gibi değil, sanat gibi. Güzelliği de burada." ++ Cevap: Salak salak şeyler!
Devamııı nerede 😂 cevaplarına çok gülerek okudum. Böyle bir kitap için baya ciddi bir inceleme. Gerek var mı var tabii kii insanlar bu kadar bağnazca inanıyorlarsa 😂😂 hiç okumadım. Baktığımda da okunacak bir yazar olmaduğu da anlaşılıyor cidden.. okuyup da kolaya kaçmak isteyen düşünmekten korkan insanlara uygun paragraflar varmış ve kendiyle çelişen bir sürü zırva🤦🏻‍♀️ Güzel eğlendim bugün inceleme için teşekkürler 🙆🏻‍♀️
Emre Uçar
Gönderi Sahibi
Kültür Ebesi İyi okumalar efenim