Daha önce Agota Kristof okumuş olanlar için tanıdık bir ton taşıyor bu öykü derlemesi de. Çok az kelimeyle çok büyük duygular aktarılıyor; yalnızlık, yabancılık, göç ve hafıza gibi ağır temalarla yüzleşirken, kendinizi sessiz bir iç hesaplaşmada buluyorsunuz. Zaman belirtilmese de 2.Dünya Savaşı sonrası Avrupası hissediliyor. Mekân daha çok metaforik olsa da büyük şehrin yoksul semtleri ön planda.
Özellikle bazı öyküleri okurda derin bir etki bırakırken, bazıları daha çok bir his ya da an gibi kalıyor ki belki de yazarın niyeti tam olarak da budur: her biri küçük bir iz, bir kesik bırakmak. Özellikle kitabın sonlarına doğru, hafıza ve geçmiş kavramlarının ağırlığı daha çok hissediliyor.
Kimi okuyucuya fazla karanlık, fazla belirsiz gelebilir; bazı hikâyelerin “ne anlatmak istediği” üzerinden düşünmek gerekebiliyor.
Benim için kısa metinlerle kurulan atmosferlerin yoğunluğu çok etkileyici. Ancak daha net olay örgüsü bekleyenler veya daha hafif öykülerden hoşlananlar belki beğenmeyebilir. Ama zihinde iz bırakacak, düşündürecek, duyguları uyandıracak metinler arayanlar için Önemi Yok kesinlikle okunmaya değer.