Gönderi

İslam dahilinde kadın hakları savunulabilir mi?
Puan vermedi·152 syf.··
2025 19. kitabı
Fatma Aliye Hanım 1862 doğumlu, Ahmet Cevdet Paşa gibi inanılmaz bir adamın kızı. Bu adam Osmanlı’da Adalet, Eğitim, Ticaret, Ziraat.. defalarca, nerede ihtiyaç varsa orada bakanlık yapmış, Tarih-i Cevdet adında, 12 ciltlik Osmanlı Tarihi yazmış, Mecelle gibi İslam Hukukuna dayalı, Türkçe medeni kanun yazmış, ki 1851 maddelik bu kanun, 1926’ya kadar Türkiye’de, 1949’a kadar Suriye’de, 1953’e kadar Irak’ta yürürlükte kalmış. Böyle dahi, böyle mükemmel bir adamın kızı Fatma Aliye. Ahmet Mithat Efendi onun biyografisini 1893 yılında yazmış, Fatma Aliye hanım 31 yaşında o zamanlar. Bu biyografiden ancak, bebekliği, çocukluğu ve gençliğini görebiliyoruz. Yani henüz 1896’da yazdığı Refet ve 1899’da yazdığı Udi romanları ile hayatının sonraki dönemlerinde yaşadığı olaylar falan yok bu biyografide. Fatma Aliye hanım 73 yaşında vefat ediyor çünkü… Tıpkı.. babası Ahmet Cevdet Paşa gibi… o da 73’ünde vefat etmişti. Öncelikle, Fatma Aliye, bizim edebiyatımızın ilk kadın yazarıdır. Ahmet Mithat, Avrupa’da bile birkaç kadın yazar ancak varken ülkemizden böyle bir yazarın çıkmış olmasını olağandışı bulduğunu söylüyor. Kitapta ilginç bulduğum diğer noktaları da sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki; Osmanlı sosyetesinin çocuk yetiştirme şekli. Bunlar tıpkı Avrupa elitleri gibi, çocukları doğar doğmaz bir dadı ekibi ve süt anneye verir, iyice büyüyüp 4-5 yaşına gelene kadar da çok görmezlermiş. Fatma Aliye de bu şekilde büyümüş. Böyle olunca Ahmet Mithat, çocuğu annesine-babasına soramayıp dadılarına sormuş. Onlar da çocuğun erken yürüyüp, erken konuştuğunu ve çok duygusal olduğunu söylemişler. Öyle ki, sütten kesme döneminde, sütle birlikte süt anneyi de evden gönderirlermiş ki, çocuğun süte, memeye ilişkin hiçbir bağı kalmasın. Bunu açıklamak için de “süt anneni umacılar* kaçırdı, memesini yediler” derlermiş. Bebek Fatma Aliye de süt annesini ne kadar seviyorsa artık, memesini istemem, ninemi geri getirsin diye ağlamış epey bi zaman. Bir diğer detay için Fatma Aliye hanımın hayatının sonraki yıllarına da değinmem gerek. Fatma Aliye hanım, 2 kızını iyi eğitim almaları, iyi Fransızca öğrenmeleri için, Paris’e Fransız okuluna yazdırmış. Bu kızlardan Nimet, annesine mektup yazıp diyor ki, “Bu okulda bize zorla haç öptürüyorlar, hristiyan semboller gösteriyorlar.” Bunu öğrenince Fatma Aliye, kızını bu okuldan aldırıp Robert Kolejine veriyor. Ama diğer kızı Zübeyde İsmet, okuldan alınmak istemiyor. Arkadaşlarım, öğretmenlerim hepsi burada gelmek istemiyorum diyor. Okulu bitirip öyle geliyor. Geldiğinde bakıyorlar ki gizliden haç takmaya, İsa’nın resmini yastığının altında saklama başlamış. Zaten bir süre sonra da “özgür yaşamak için gidiyorum.” diye bir mektup bırakıp evden kaçıyor. Epey sonra polis aracılığıyla öğreniyorlar ki Zübeyde İsmet, Paris’e kaçmış, din değiştirip rahibe olmuş. Adını da Margerit diye değiştirmiş. Zaten o günden sonra Fatma Aliye epey kötü oluyor. Yazı işlerini falan bırakıyor. Köşkünde içine kapanık bir hayat yaşıyor. Çünkü Fatma Aliye gayet muhafazakar, gayet İslam ve Osmanlı köklerine sadık bir kadındı hep. İslam içerisinde kadının rolünü, önemini ve gücünü, kendi bakış açısınca anlatmaya çalışıyordu. Ünlü İslam Kadınları - Nisvan-ı İslam, Osmanlı’da Kadın gibi kadın haklarını islamiyetle harmanlayan bir çok yazı da yazmıştı. Kendi kızından bu şekilde bir darbe onu tabii ki, çok etkiledi. Bu kızının hristiyan olması detayı, kendi çocukluğunda şöyle bir konuyla tesadüf ediyor. O dönemlerde Osmanlı sosyetesinde,Fransızca erkek çocuklarına öğretilir de kız çocuklarına öğretilmezmiş. Fatma Aliye’nin ailesi de böyleymiş. Sonradan babası izin vermiş ama annesi hiç izin vermemiş hep kızmış hatta. Kendi ağzıyla diyor ki; “Annem Fransızca okuduğumu görecek olsa maazallah, dinimi değiştirmişim gibi kızar engel olmaya çalışırdı.” Çocukluğunda böyle diyor, büyüyünce kendi kızı Fransızca öğrenirken dinini değiştiriyor. Hayat … Bir diğer detay da -işte Ahmet Mithat Efendi’nin filozof kızım dediği noktalar-, babası sohbet esnasında Aristo, Platon, İbn-i Rüşd ve İmam Gazali felsefelerini kıyaslarken Fatma Aliye, konuya Descartes’ı, Spinoza’yı, Darwin’i ve Auguste Comte’yi dahil ederek mukayeseyi genişletti, diyor. Yani onun yakın tarih felsefesine de hakim olduğunu onları da okuyup, yazıştırdığını söylüyor. Tüm bu elit ortama rağmen Fatma Aliye hanım da lise veya üniversiteye gidemiyor çünkü o dönemde kadınlar için öyle bir okul, öyle bir ortam yok Osmanlı’da.14 yaşına kadar evde eğitim görüyor. 14 yaşından sonra erkek öğretmenlerden eğitim alması da yasaklanıyor. Zaten 17 yaşında, Abdülhamid’în Kolağası Mehmet Faik Bey ile evlendiriliyor. Hatta Mehmet Faik, bi 10 yıl falan Fatma Aliye hanımın, okuma-yazma işine izin vermiyor. Sonra bi şekilde ikna oluyor da Fatma Aliye hanım o yaşından sonra çeviriler yapıyor, Ahmet Mithat Efendi ile de bu şekilde tanışık oluyorlar. 30 yaşında ilk kitabını Hayal ve Hakikat’i Ahmet Mithat Efendi ile ortaklaşa yazıyorlar. Geçelim romanlarına, ilk inceleyeceğim romanı Refet, bu romanda varlıklı bir adamın cariyesinden doğan bir kız çocuğu anlatılıyor. Adam vefat edince Refet ve annesi Binnaz aile tarafından dışlanıyor. Sonra kovuluyor, mirastan pay verilmiyor. İstanbul’a dönüp, çamaşırcılık yaparak, dikiş dikerek geçinmeye çalışıyorlar. Küçük, soğuk kiralık odalarda, hastalığın, açlığın, çıplaklığın içinde hayatta kalmaya ve “öğretmen” olmak için okul okumaya çalışıyor Refet. Bu yoksulluk mücadelesi neredeyse kitabın %90’ını kapsıyor. Bana feci şekilde Rus klasiklerini hatırlattı. Gerçekten okuyanı sıkacak kadar zor durumlara sokuyor yazar Refet ve annesini. Refet, Türk edebiyatında, çirkin olduğu özellikle belirtilen, güzelliği ile değil, zekasıyla başaran, tamamen kendi ayakları üstünde durmaya çalışan ve öğretmen olan ilk kadın karakterimiz. Bu yüzden kitabın kıymeti büyük aslında. Üstelik, Refet’i iyi-kötü tüm yönleriyle kaleme aldığından “Ahmet Mithat’ın dediği gibi natüralist” bir yapısı da var kitabın. Fakir düşenler arasındaki dayanışmayı ön plana çıkarması da iyiydi. Mesela sayfa 50’de; “Kendilerine muhtaç olduğumuz kimselerden imdat dileneceğimize, bize muhtaç olanların yanına gidelim! Fakir olan fukaranın halinden anlar!” diyerek sosyalist bir dayanışmayı teşvik ediyordu. Kendisiyle aynı sınıftan olan annesi babası vefat etmiş Şule’yi evlerine alması yine buna bir örnekti. Ama yine de zenginleri çok kötü göstermeyip, zengin olanların da fakirlere yardım etmesi gerektiği mesajını vermek için Cazibe hanım karakterini defalarca Refet’e yardım ettiriyor. İslamlığın, Osmanlılığın en övgüye değer özelliğinin bu yardımseverlik olduğunu ısrarla metnine sokuyor. Kızların okuması, kızların meslek-iş sahibi olması gibi temel kadın haklarını islami bir temele dayandırmak için hadis-i şerif olan “ilmi talep edenden sakınanların, ağzına ateşten gem vurulacak” sözünü de ekliyor ve Refet’in, Şule’nin ve kitabı okuyacak tüm Osmanlı kızlarının, okul okumasının, eğitim almasının önünü halkın, ailelerin anlayacağı dilden açıyor. Kız çocuklarının okuması, Osmanlı’da o kadar yeni bir kavram ki, ilk kız rüştiyesi yani ortaokulu 1858’de, ilk kız öğretmen lisesi 1860’larda açılıyor. İlk kadın öğretmen ataması 1873 yılında yapılıyor. Dolayısıyla bahsedilen kadın hakları ve kadınların eğitim-öğretime, iş hayatına katılması durumu aslında modernleşme ile ülkemize gelmiştir denilebilir. Edebi açıdan zayıf bulsam da detaylarında ne kadar kıymetli bir eser olduğunu görebiliyoruz. Daha detaylı ve kitaptan alıntılarla, görsellerle desteklediğim video incelememi izlemek isterseniz aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. ytbe.one/5nB13NSA4zg
RefetFatma Aliye Hanım · İş Bankası Kültür Yayınları · 20187,3bin okunma
·
189 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.