Kadının; cananı, sevgilisi, erkeği mesleğidir.
Puan vermedi·112 syf.··
2025 20. kitabı
Dostlar hoşgeldiniz, Türk Edebiyatından, tarihe damgasını vurmuş roman örneklerini incelemeye devam ediyoruz. En son, yine Ahmet Mithat Efendi’den bir roman okumuştuk ,ve, onun üzerinden, Osmanlı’da “namus” kavramına bir kısa bakış atmıştık. Şimdi, o Ahmet Mithat Efendi’nin manevi kızım dediği, filozof kızım dediği, hediye olarak biyografisini yazdığı (50 TL gösterip) Fatma Aliye Hanım, ve 2 romanını (Refet, Udi) inceleyeceğiz. Fatma Aliye Hanım 1862 doğumlu, Ahmet Cevdet Paşa gibi inanılmaz bir adamın kızı. Bu adam Osmanlı’da Adalet, Eğitim, Ticaret, Ziraat.. defalarca, nerede ihtiyaç varsa orada bakanlık yapmış, Tarih-i Cevdet adında, 12 ciltlik Osmanlı Tarihi yazmış, Mecelle gibi İslam Hukukuna dayalı, Türkçe medeni kanun yazmış, ki 1851 maddelik bu kanun, 1926’ya kadar Türkiye’de, 1949’a kadar Suriye’de, 1953’e kadar Irak’ta yürürlükte kalmış. Böyle dahi, böyle mükemmel bir adamın kızı Fatma Aliye. Ahmet Mithat Efendi onun biyografisini 1893 yılında yazmış, Fatma Aliye hanım 31 yaşında o zamanlar. Bu biyografiden ancak, bebekliği, çocukluğu ve gençliğini görebiliyoruz. Yani henüz 1896’da yazdığı Refet ve 1899’da yazdığı Udi romanları ile hayatının sonraki dönemlerinde yaşadığı olaylar falan yok bu biyografide. Fatma Aliye hanım 73 yaşında vefat ediyor çünkü… Tıpkı.. babası Ahmet Cevdet Paşa gibi… o da 73’ünde vefat etmişti. Öncelikle, Fatma Aliye, bizim edebiyatımızın ilk kadın yazarıdır. Ahmet Mithat, Avrupa’da bile birkaç kadın yazar ancak varken ülkemizden böyle bir yazarın çıkmış olmasını olağandışı bulduğunu söylüyor. Kitapta ilginç bulduğum diğer noktaları da sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki; Osmanlı sosyetesinin çocuk yetiştirme şekli. Bunlar tıpkı Avrupa elitleri gibi, çocukları doğar doğmaz bir dadı ekibi ve süt anneye verir, iyice büyüyüp 4-5 yaşına gelene kadar da çok görmezlermiş. Fatma Aliye de bu şekilde büyümüş. Böyle olunca Ahmet Mithat, çocuğu annesine-babasına soramayıp dadılarına sormuş. Onlar da çocuğun erken yürüyüp, erken konuştuğunu ve çok duygusal olduğunu söylemişler. Öyle ki, sütten kesme döneminde, sütle birlikte süt anneyi de evden gönderirlermiş ki, çocuğun süte, memeye ilişkin hiçbir bağı kalmasın. Bunu açıklamak için de “süt anneni umacılar* kaçırdı, memesini yediler” derlermiş. Bebek Fatma Aliye de süt annesini ne kadar seviyorsa artık, memesini istemem, ninemi geri getirsin diye ağlamış epey bi zaman. Bir diğer detay için Fatma Aliye hanımın hayatının sonraki yıllarına da değinmem gerek. Fatma Aliye hanım, 2 kızını iyi eğitim almaları, iyi Fransızca öğrenmeleri için, Paris’e Fransız okuluna yazdırmış. Bu kızlardan Nimet, annesine mektup yazıp diyor ki, “Bu okulda bize zorla haç öptürüyorlar, hristiyan semboller gösteriyorlar.” Bunu öğrenince Fatma Aliye, kızını bu okuldan aldırıp Robert Kolejine veriyor. Ama diğer kızı Zübeyde İsmet, okuldan alınmak istemiyor. Arkadaşlarım, öğretmenlerim hepsi burada gelmek istemiyorum diyor. Okulu bitirip öyle geliyor. Geldiğinde bakıyorlar ki gizliden haç takmaya, İsa’nın resmini yastığının altında saklama başlamış. Zaten bir süre sonra da “özgür yaşamak için gidiyorum.” diye bir mektup bırakıp evden kaçıyor. Epey sonra polis aracılığıyla öğreniyorlar ki Zübeyde İsmet, Paris’e kaçmış, din değiştirip rahibe olmuş. Adını da Margerit diye değiştirmiş. Zaten o günden sonra Fatma Aliye epey kötü oluyor. Yazı işlerini falan bırakıyor. Köşkünde içine kapanık bir hayat yaşıyor. Çünkü Fatma Aliye gayet muhafazakar, gayet İslam ve Osmanlı köklerine sadık bir kadındı hep. İslam içerisinde kadının rolünü, önemini ve gücünü, kendi bakış açısınca anlatmaya çalışıyordu. Ünlü İslam Kadınları - Nisvan-ı İslam, Osmanlı’da Kadın gibi kadın haklarını islamiyetle harmanlayan bir çok yazı da yazmıştı. Kendi kızından bu şekilde bir darbe onu tabii ki, çok etkiledi. Bu kızının hristiyan olması detayı, kendi çocukluğunda şöyle bir konuyla tesadüf ediyor. O dönemlerde Osmanlı sosyetesinde,Fransızca erkek çocuklarına öğretilir de kız çocuklarına öğretilmezmiş. Fatma Aliye’nin ailesi de böyleymiş. Sonradan babası izin vermiş ama annesi hiç izin vermemiş hep kızmış hatta. Kendi ağzıyla diyor ki; “Annem Fransızca okuduğumu görecek olsa maazallah, dinimi değiştirmişim gibi kızar engel olmaya çalışırdı.” Çocukluğunda böyle diyor, büyüyünce kendi kızı Fransızca öğrenirken dinini değiştiriyor. Hayat … Bir diğer detay da -işte Ahmet Mithat Efendi’nin filozof kızım dediği noktalar-, babası sohbet esnasında Aristo, Platon, İbn-i Rüşd ve İmam Gazali felsefelerini kıyaslarken Fatma Aliye, konuya Descartes’ı, Spinoza’yı, Darwin’i ve Auguste Comte’yi dahil ederek mukayeseyi genişletti, diyor. Yani onun yakın tarih felsefesine de hakim olduğunu onları da okuyup, yazıştırdığını söylüyor. Tüm bu elit ortama rağmen Fatma Aliye hanım da lise veya üniversiteye gidemiyor çünkü o dönemde kadınlar için öyle bir okul, öyle bir ortam yok Osmanlı’da.14 yaşına kadar evde eğitim görüyor. 14 yaşından sonra erkek öğretmenlerden eğitim alması da yasaklanıyor. Zaten 17 yaşında, Abdülhamid’în Kolağası Mehmet Faik Bey ile evlendiriliyor. Hatta Mehmet Faik, bi 10 yıl falan Fatma Aliye hanımın, okuma-yazma işine izin vermiyor. Sonra bi şekilde ikna oluyor da Fatma Aliye hanım o yaşından sonra çeviriler yapıyor, Ahmet Mithat Efendi ile de bu şekilde tanışık oluyorlar. 30 yaşında ilk kitabını Hayal ve Hakikat’i Ahmet Mithat Efendi ile ortaklaşa yazıyorlar. . Geçelim Udi romanına. Udi, romanında diyor ki, Refet romanım, yayınlandıktan sonra Bedia, yani Udi’nin ana karakteri, bana müracaat etti ve kendi hikayesini de anlatmamı istedi. Refet’te olduğu gibi bunun da bir gerçek hikaye olduğunu vurgulamak istiyor. Bu kitapta karakterler arası ilişki daha derin verilmişti. Bedia, hali vakti yerinde müziğe meraklı bir memur olan Nazmi’nin son çocuğu, diğer çocuklarıyla da epey yaş farkı var. Tekne kazıntısı derler ya, öyle bir çocuk. Nazmi, eski alemci ama şimdi durulmuş kendisini müziğe, ailesine ve dinine adamış bir adam. Bedia’nın kendisinden 13 yaş büyük abisi Şemi, babasının eski hallerini bildiği için araları soğuk, ama Bedia, babasının hep iyi halini bildiği için onu çok seviyor. Bedia’ya da müziği babası öğretiyor zaten. Önce keman, kanun derken bir gün bir yerde Ud sesi duyuyor ve aşık oluyor. Artık ud çalmaya başlıyor. Yaşı geliyor 19’a. Önceleri çok isteyeni çıkıyor ama babası kıyamıyor kızına, kimseye vermiyor. Bu arada olaylar Şam’da geçiyor. Zaten 19 yaş evlenmek için çok geç kalınmış bir yaş, burada Araplar kızlarını 11-12 yaşında evlendiriyorlar diyor. Bunu dengelemek için midir bilinmez, kitabın bir çok yerinde Arapların sesleri çok güzel, at becerileri çok iyi gibi bariz övgüleri de vardı. Bir müddet sonra Bedia’nın babası Nazmi efendi rahatsızlanıyor, ölüm döşeğine giriyor. Ölmeden evvel kızının mürüvvetini görsün diye Bedia’yı apar topar evlendirmeye kalkıyorlar. İstenmediği zaman onlarca gelen görücüye, istendiği zaman kimse gelmiyor. Yalnızca 2 kişi var Bedia’yı isteyen. Biri yaşlı zengin, diğeri de huyu suyu pek bilinmeyen genç bir yüzbaşı Mail Bey. Elbette ki Bedia, Mail Bey’i kabul ediyor. Hayat Bedia için burada başlıyor. Çünkü Mail gerçek yüzünü daha 6 ay olmadan belli ediyor. İçkisi, kumarı, kadını, eve gelmemesi, her türlü kötü alışkanlığı olan biri. Refet romanında Fatma Aliye’nin “böyle yapmalısınız, böyle davranmalısınız” dediği yerleri özellikle belirtmiştim. Bu romanda da Bedia, evi terk edip boşanmak istiyor ve ona abisi Şemi sahip çıkıyor. Her kararında arkasında duruyor ve bize öyle mükemmel bir abi-kız kardeş ilişkisi gösteriliyor ki gıpta ediyorsunuz okurken. Fatma Aliye, kötü evliliği olan kızınızı, kız kardeşinizi sahiplenin boşanmasına yardımcı olun, kendisine yeni bir hayat kurmasına yardımcı olun diye bağırıyor resmen kitapta. Bedia’nın kocasının birlikte olduğu hayat kadını ile olan konuşması da iyiydi. Para için yaptığını biliyorum ancak para kazanmak için başka yollar da var, bu suç senin değil benim kocamın ve onun gibilerin diyerek dönemine göre cesur bir feminist çizgi çiziyordu o bölümlerde. Mesela kadın diyor ki; yardıma, insanlığa başvurmaksızın mı giriştik sanıyorsun. Dilenme derecesine varan ricalarımıza, yalvarmalarımıza bir para veren olmadı ama bir şarkımıza, bir göz süzüşümüze altınlar saçıldı. Allah versin diyenler, “malım mülküm senin olsun” demeye başladılar. Bedia, abisi de vefat edince çok zor durumlara düşüyor ve kadının bu konuşması aklına geliyor ama öleceğini bilse bile bu yola başvurmuyor. İstanbul’a taşınıyor ve Uduyla özel ders vererek ekmeğini taştan çıkararak, bazı günler aç kalarak hayatta kalmaya çalışıyor ve bir süre sonra gerçekten iyi bir hoca olarak tanınıyor hayatını kurtarıyor. Finalde elindeki Ud’una söylediği sözler tüyleri diken diken ediyordu gerçekten. “Beni yalnız sen terk etmedin, benden geçmedin, bana ihanet etmedin. Bir zaman zevk ve keyif sebebim, eğlencem oldun.., şimdi de geçim kaynağım, ekmek paramı kazandıranımsın! Benim yarim, benim cananım, benim erkeğim sensin.” Kadınlar için bir beceriye, bir mesleğe sahip olmanın değeri, kıymeti daha iyi anlatılamazdı sanırım. Daha detaylı ve kitaptan alıntılarla, görsellerle desteklenmiş video incelememi izlemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz. ytbe.one/5nB13NSA4zg Bir sonraki kitaplarda görüşmek dileğiyle diyelim.
UdiFatma Aliye Hanım · İş Bankası Kültür Yayınları · 20222,190 okunma
·
761 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.