·488 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Ekim 2025 15:10 Bu kitapta aşk, bir duygudan çok bir kader.
Petrarca, Laura’yı sadece sevmez adeta ona ibadet eder, ondan korkar, ona kızar, sonra yine diz çöker. Çünkü bazı insanlar sevilmek için değil, tapılmak için yaratılmıştır.
Canzoniere’i okurken bir düşünceye tutundum o, “var ama asla benim olamayacak” sesi. Petrarca’nın dizelerinde Laura bir kadından çok bir ışığa dönüşüyor. Onu gördüğü an, sanki dünyanın geri kalanı sessizleşiyor yalnızca kalbin sesi kalıyor.
Ve o ses, ne kadar güzel olursa olsun, biraz lanetlidir.
Bu kitapta aşk, mutlulukla değil, eksiklikle var.
Petrarca, aşkı yaşarken kaybediyor, kaybederken yüceltiyor. Her şiir, bir dua gibi ama dua ettiği şey Tanrı değil, Laura.
“Gözlerin bana baktı” diyor, “ve ben bir daha eskisi olamadım.”
Bu, sevmenin değil, yanmanın, küle dönmenin kitabı.
Laura öldüğünde, Petrarca hala onu sevmeye devam ediyor.
İşte o an, aşk artık bir insandan değil, bir ruhtan doğuyor.
Benim için en dokunaklı olan da bu aşkın ölümle bitmeyişi.
Bir kadını o kadar seversin ki Tanrı bile kıskanır.
Ve belki de Petrarca’nın asıl günahı buydu
insanı Tanrı kadar sevmek.
Bu kitap aşkın ne kadar kutsal, ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteriyor.
Okudukça anlıyorsun ki, gerçek aşk seni tamamlamaz seni eksiltir, parça parça eder ama o parçaların her biri bir şiire dönüşür.
Belki de aşk budur;
bir kadının adıyla sonsuza kadar yaşamak, ama onu asla elinde tutamamak.