10/10
·464 syf.··
2024 42. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2024 00:00
Ben okudukça tarihin kalbinde sürükledi beni; Londra ile Paris arasında hayatın acıdan, umutla akan kanından örülü iki şehir resmi çizdi Charles Dickens. Devrimle, adaletle, fedakârlıkla örülü bu roman, zamanın ağır yükünü taşırken, insan ruhunun kırılgan taraflarını da ısrarla gösteriyor. Romanda ilk bakışta Dr. Manette’in hikâyesi dikkat çekiyor 18 yıl boyunca haksız yere Bastille’de tutulmuş, zihniyle, ruhuyla o karanlık yıllardan çıkmaya çalışan bir adam. Kızının sevgisiyle ayağa kalkıyor, yeniden umutla bakmayı öğreniyor. Bu dönüşüm öyle güçlü ki; “eski bir ceset” hâline gelmiş bir insanın yeniden “canlı” olabileceğini görüyorsun. Ve Lucie… Ne narin, ne katışıksız bir karakter… Babasına sadık, sevgisiyle iyileştirici güç taşıyan bir kadın. Onun varlığı, romanın en karanlık anlarında bir ışık gibi parlıyor. Düşünsene: etraf siyahlar içinde boğuşurken, bir insanın sevgiyle başka bir insanı hayata çağırabilmesi… Lucie bunu yapıyor. Charles Darnay da ayrı bir katman: aristokrat kökenli ama adalet duygusuna sahip biri. Kendi geçmişiyle yüzleşmeyi göze alıyor, aşkı uğruna riskler alıyor. Toplumun yargılarına karşı durmayı deniyor. Ama en dokunaklı karakter hiç kuşku yok ki Sydney Carton umutsuzluğun içinden geçen biri. Ve onun en büyük fedakarlığı, romanın kalbinde çarpıyor. Dickens ona yaşamı boyunca var edemediklerini ölümle armağan ettiriyor. Fedakârlık denen şeyin böylesi az görülür; onun ölümü sadece bir son değil, bir iç sancının estetik ifadeye dönüşmesiydi. Madam Defarge sayesinde romanın diğer yüzü de gözler önüne seriliyor: öfke, intikam, dayanılmaz acılar… Onun ördüğü örgü sadece kumaş değil; halkın hafızası, öfkesinin sembolü. Sokağın ve kalabalığın gaddarlığı o atkılarda, o gözlerde donuyor. Romanın dili… Ah, dil! Dickens’ın anlatımı o kadar zengin, o kadar katmanlı ki; bazen sakin bir cümlede titreşiyor yüreğin. İlk cümlesi bile unutulmazdır: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı hem aptallık…” Bu cümle, hem umudun hem karanlığın çarpıştığı dünyayı açıyor önüne. Her satırı bir mücadele gibi; bazısı fısıltıyla vursa da etkiyle vuruyor. Kurgu, müthiş dengeli. Olaylar iç içe geçiyor: devrim sokaklarda dalga dalga yayılırken, bireylerin iç hesaplaşmalarıyla da çatışıyor. Zamanla “büyük tarih” ile “küçük hayat” birbirine karışıyor ve okur anlıyor ki, büyük kırılmalar az insanları etkilemez; az insanları altüst eder. Ben kitap boyunca kimi anlarda nefesimi tutarak okudum; kimi zaman gözlerim doldu. Carton’ın o son yürüyüşü, Lucie’nin bekleyişi, Darnay’in sorgulanışı… Hepsi ayrı ayrı çığlık. Ve roman bittiğinde, sadece karakterler değil, ben de değişmişim. İki Şehrin Hikâyesi, tarihî bir roman olmaktan çok daha fazlası: adalet, sevgi, fedakârlık ve insan olmanın sınavları üzerine bir manifesto. İki şehir, iki ruh, iki kader; ama hepsi tek bir yürek altında birleşiyor. Dickens bize diyor ki: “Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, bir insanın fedakarlığı onu ışığa çıkarabilir.”
Dünya Klasikleri
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Can Yayınları · 202376,6bin okunma
·
1 +1'leme
·
72 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.