Yu Hua’nın “Yaşamak”ı, bir nehrin sessiz ama kararlı akışı gibi başlar; sade cümlelerin ardına saklanmış bir çığlığın romanıdır. Fugui’nin hayatı, Çin’in devrimlerle, savaşlarla ve toplumsal altüst oluşlarla şekillenen yirminci yüzyılının aynasıdır. Lakin bu ayna, yalnızca tarihi yansıtmaz; insan ruhunun karanlık ve aydınlık dehlizlerinde gezindirir okuru. Fugui, kaybettikçe direnen, yalnızlaştıkça kendi varlığının anlamını sorgulayan, trajedilerin gölgesinde bile “nefes almanın” bile bir tür zafer olduğunu fısıldayan sıradan bir kahramandır. Onun hikâyesi, bir varoluş çığlığı değil, daha ziyade bir kabullenme felsefesidir: Hayat, acıyla yoğrulmuş olsa da, ona anlam katabilmek insanın elindedir.
Roman, adeta bir yağlıboya tablo gibi işlenir; her kayıp, fırçanın tuvalde bıraktığı bir leke gibi derinleşir. tıpkı kitabın kapağında ki altı kara leke gibi.. Fugui’nin ailesini tek tek toprağa verişi, bir yaprak dökümünün hüznünü taşır. Youqing’in küçük bedeninin okul bahçesine düşüşü, Fengxia’nın doğumda sessizce can verişi… Her biri, yaşamın acımasız yüzünü gösterirken, bir yandan da insanın dayanma gücünün sınırlarını zorlar. Yu Hua, bu acıları duygusal bir sömürüye dönüştürmez; aksine, yalın ve neredeyse belgeselci bir dille aktarır. Bu duru anlatım, trajedinin ağırlığını daha da belirgin kılar; okur, Fugui’nin sessiz çığlığını duyar gibi olur.
Metaforlar, romanın omurgasını oluşturur. Fugui’nin satın aldığı yaşlı öküz, yalnızca bir hayvan değil, onun ruhunun bir yansımasıdır; yorgun, yıpranmış, ama bir o kadar da dirençli. İkisi de hayatın yükünü sırtlanmış, yalnızlıklarını paylaşan iki canlıdır artık. Fugui’nin öküzle konuşmaları, aslında kendi iç hesaplaşmalarıdır. Bu diyaloglar, insanın kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesinin en saf ifadesidir. Öküzün her adımı, Fugui’nin hayata tutunma çabasının bir metaforudur; birlikte sürdürdükleri o sonu gelmez döngü, yaşamın ta kendisidir.
“Yaşamak”, nihayetinde bir reddiyeler bütünüdür. Zenginliği, aşkı, aileyi, onuru reddeden bir hayatın ardından, geriye kalan tek şeyin “yaşamak” olduğunu gösterir. Fugui, son sahnede, öküzüyle tarlayı sürerken, aslında kendi kaderini de sürmektedir. O artık ne bir mağdur ne de bir kahramandır; yalnızca “yaşayan” bir insandır. Yu Hua, bu son sahneyle okura şunu sorar: “Hayat, anlam arayışımızdan ibaretse, anlamsızlaştığı yerde bile devam etmek neyin ifadesidir?” İşte “Yaşamak”, bu sorunun peşinden giden bir arayışın, bir insanlık manifestosunun romanıdır.