“Nâr Ağacı”
Sözünde ne var biliyor musun?
Zamanın derin kuyularından yankılanan bir ses,
Fars semalarında, rüyadan kopup gelen bir
Hayalin kıvrımlarına sinmiş rüzgar.
Ve Tebriz’den, Taht-ı Süleyman’dan,
Trabzon’un Nâr dallarına uzanan
bir hikayenin kadim soluğu…
Kafkas Dağları’nın gölgesinde usulca yürüyen bir seyyahın kalp atışları gibi.
Bir fotoğrafın buğusunda zaman eriyor,
Bir mektubun satır aralarında kader yeniden yazılıyor.
Cümlelerinde,
Şalına sığınmış bir yağmurun sıcaklığı,
Tarihin taş sokaklarında,
yankılanan seferberlik nidaları,
halı tezgahında sessizce atılan ilmiklerin ritmi,
Püruzlarda saklı, kusurla kemale yürüyen bir hikâye.
Ey Nar Ağacı…
Köklerin, Tebrizli bir tacirin sessiz duasına,
Dalların, Karadeniz kıyılarında bekleyen bir kadının sabrına uzanır.
Senin hikayende ateş, bir ağaca dönüşür
Zerdüşt ateşgâhında alevler dallanır budaklanır,
Gözleri kamaştıran bir sır gibi göğe yükselir.
Setterhan’ın uzak diyarlardan
getirdiği firuze yüzüğün ışığında,
Zehra’nın yağmur kokulu sabrıyla yazılır kaderin
İki ırmak gibi birleşir yolları,
bir hikâyeye dökülür zaman.
Bir roman değilsin yalnızca;
Sen, bir yolculuğun kadim dua cümlesisin.
İnci harfleriyle döşenen mektuplarda,
Büyükhanım’ın yürüyüşündeki yağmur damlalarında saklısın.
Sana bakan, sadece bir hikâye değil,
Kendi köklerini,
kendi seferberlik meydanını,
kendi eksikliğini görür.
Ey Nâr Ağacı…
Senin her yaprağında bir hikaye,
Her tanende bir zaman parçası saklı.
Bir fotoğrafın içine düşen kahraman gibi,
Okur da senin aynana eğilir
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.