·104 syf.····Okunma: 07 Haziran 2021 00:00 “Düşüş”ü bitirdiğimde içimde hem bir sarsıntı hem de bir suskunluk kaldı. Jean-Baptiste Clamence’nin itirafları, monoloğu; Amsterdam’daki Mexico City barı; geçmişin gölgeleriyle yüzleşmesi… Camus bu romanda sadece bir adamın düşüşünü anlatmıyor; dünyaya, benliğe, ahlaka dayanmayı beceremeyen bizlere bir kapı aralıyor.
Clamence, eskiden saygın bir avukattı; yardım eden, insanlara destek olan biri olarak duyuluyordu. Ama Roma’sındaki bir köprü kıyısında intihar eden kadına sessiz kalışı, onun içindeki değersizlik duygusunu uyandırır. O an, kahramanın düşüşünün miladı gibidir. O günden sonra kendisiyle konuşur, çevresini gözlemler, yaptığı “iyilikler”i bile sorgular hâle gelir.
Kitap aslında bir monolog: Clamence, barında tanıştığı yabancıya anlatır her şeyi. Ama okur bilir ki o yabancı, belki bir yargılayıcı değildir; Clamence’in kendi iç sesidir. Anlatım yalın, keskin, sert. Söyledikleri seni küçücük bir aynaya bakar gibi hissettiriyor.
Camus burada “düşüş”ü hem metafor hem de varoluş hâli olarak sunar. İnsan ilişkileri arasındaki sahiciliği sorgular: maskeler ne kadar derin, ne kadar inandırıcı? Clamence’in itiraf ettiği şeyler itte, kibirde, övüncede saklı günahları aslında hepimizin gölgede bıraktığı yanlarımızdır.
Bu kitapta beni en çok sarsan şeylerden biri, düşüşün kaçınılmazlığı hissi oldu. Clamence, “ben yaşamı severim” der; ama bu sevgi öyle bir arzudur ki, onu bile saçma bir zaaf hâline getirir. Duygusuzlukla samimiyet, suçlulukla kibir arasında yürürken, arada sana gösterir ki bazen düşmek de bir tür doğrudur daha doğrusu gerçeğe aç bir konumdur.
Sonuç olarak, Düşüş benim için edebi bir meydan okuma oldu. Camus, kelimeleri sert ama dürüst kullandı; şakası yoktu, çünkü düşüş yaşayan insanın gülmeye yeri yoktur. Okurken seni rahatsız edecek, düşündürecek, kabuğunu çatlatacak satırlar var. Ve kitabı kapattığımda, Clamence’den çok kendimden bir itiraf dinlemiş gibi hissettim.