Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi sanatın, ahlakın ve arzunun en keskin bıçaklarından biridir. Wilde, estetiği kutsarken aslında insanın en derin çirkinliğini gözler önüne serer. Bu kitap, güzelliğin putlaştırılmasının ve sonsuz gençlik arzusunun insan ruhunda nasıl bir çürüme yarattığını anlatır. Dorian Gray, insanın kendi suretine aşık olduğunda tanrıyı bile unutan narsistik yanının ta kendisidir.
Kitap, bir resimle başlar ama bir aynayla biter. Basil Hallward’ın fırçası, Dorian’ın dış güzelliğini tuvale aktarırken, farkında olmadan onun ruhunun günahlarını da hapseder. Dorian ne kadar günah işlerse işlesin yüzü lekesiz kalır, ama portresi ( o masum bakışlı, zarif yüz ) şeytani bir maskeye dönüşür. İşte Wilde burada Faust mitine göz kırpar Dorian, tıpkı Faust gibi ruhunu zamana değil, güzelliğe satar. Ama şeytan bu kez Mephistopheles değil kendi arzularıdır, Lord Henry’nin nihilist fısıltılarıdır.
Lord Henry Wotton, modern dünyanın Sokrates’idir ama ironiktir: o, ruhu iyiliğe değil, zevke yönlendirir. Onun felsefesi “tek gerçeklik duyudur” derken, ahlakı bir illüzyona indirger. Bu, Nietzsche’nin ahlakın soykütüğüne benzer bir düşüncedir eğer Tanrı öldüyse, güzellik ve haz insanın yeni tanrısı olur. Dorian bu sözü iliklerine kadar işler. Başkalarının acısı, kendi vicdanının yankısı olmaktan çıkar. O artık Apollon’un değil Dionysos’un çocuğudur.
Dorian’ın hikayesi saf narsisizmin portresidir. Jung’a göre gölge arketipi, bastırılan kötülüğün içte birikmesiyle ortaya çıkar Dorian bu gölgeyle yüzleşmeyi reddeder. Her gün aynaya baktığında kendini değil, kendisinin yalanını görür. Portre, bilinçdışının dışa vurumudur karanlık, bastırılmış, lanetlenmiş her şey orada birikir. O tablo, aslında bir vicdanın çığlığıdır.
Dorian, modern bir Narkissos’tur. Sudaki yansımasına aşık olan Narkissos, sonunda kendi imgesine teslim olur. Dorian da aynaya değil, tabloya bakar ama aynı son onu bekler kendine hayranlığın getirdiği ölüm. Wilde burada tanrısal adaletin yerini estetik adaletin aldığını gösterir. Tanrı onu cezalandırmaz güzellik eder bunu. Güzellik, en sonunda kendi tapıcısını yutar.
Romanın en cüretkar yönü, ahlaksızlığı değil, ahlaksızlığın estetikle meşrulaştırılmasını anlatmasıdır. Wilde, ahlakı reddederken aslında onun yerini neyin aldığını sorar Sanat mı, haz mı, yoksa kibir mi? Cevap basittir hepsi. Çünkü Dorian Gray bir insan değil, bir fikirden doğmuştur insanın güzelliği Tanrı’dan çalmaya kalkıştığı o lanetli fikirden.
Sonunda Dorian, portresini yok etmeye kalktığında aslında kendini öldürür. Bu, yalnızca bir ölüm değildir ruhun kendi suretini artık taşıyamayacak kadar ağırlaşmasının simgesidir. Portre yeniden gençleşir, Dorian yaşlanmış ve çirkinleşmiş bir cesede dönüşür. Çünkü gerçeğin yükünü hiçbir illüzyon sonsuza dek taşıyamaz.
Wilde’ın bu romanı, ahlakın çürümesiyle sanatın parlaması arasındaki o ince çizgiyi gösterir. Dorian Gray, bir çağın estetik ilahına kurban edilmiş modern bir günahkardır.
Oscar Wilde, Victoria döneminin en parlak zekalarından biriydi ama aynı zamanda en tehlikelilerinden biri. Çünkü onun zekası yalnızca güldürmez, aynı zamanda çivilerdi. Dönem İngiltere’si, görgü kurallarıyla örülmüş bir kafesti içinde tutkularını bastıran, sahte erdemlerle yaşayan insanlar vardı. Wilde, o kafesi sarsan bir figürdü. Estetiği dine dönüştürmüş, güzelliği ahlakın üstüne koymuştu. Onun için sanatın amacı ahlak öğretmek değil, büyülemeyi öğretmekti.
Wilde’ın özel hayatı da dönemin ahlak anlayışına savaş açar nitelikteydi. Evet, onun eşcinsel olduğu söylendi daha doğrusu, dönemin yasaları buna “ahlaksızlık” dedi. 1895’te “ahlaka aykırı davranış” suçlamasıyla yargılandı ve iki yıl ağır iş cezasına çarptırıldı. Bu yargılama, yalnızca bir adamın değil, bir fikrin özgürlüğün, arzunun ve bireyselliğin mahkum edilmesiydi. Wilde’ın hayatı, Dorian Gray’in portresine benzer bir şekilde, toplumun gözü önünde yavaş yavaş çürütüldü.
Ama ironik olan şu o çürüyüş bile zarifti. Wilde’ın düşüşü, bir sanat eserine yakışır biçimde dramatikti.