Bu kitap, bir isyan çığlığı değil, bir çatlak fısıltısıdır. Zihninizin en kuytu köşesinde, sizin bile girmeye cesaret edemediğiniz o odada kapanıp kalmış bir adamın, duvarlara mırıldandığı sonsuz bir monolog. Sanki bir bardak suyun içinde fırtına koparıyor; küçük, basit, sıradan bir hayatın içinde, koca bir evrenin trajedisini yaşıyor. Onun "yeraltı", Petersburg'un pis bir bodrum katı değil, modern insanın içine hapsolduğu zihinsel bir labirenttir. Akıl ona bir lütuf değil, bir işkencedir; her şeyi fazlasıyla görür, her şeyi fazlasıyla analiz eder ve bu yüzden de hiçbir şey yapamaz hale gelir. Bu, güçsüzlüğün değil, fazla düşünmenin trajedisidir. Size bakarken aslında kendine bakıyor, sizinle alay ederken aslında kendi zavallılığını deşiyor. Onu okumak, aynaya bakmaya cesaret etmek gibidir; gördüğünüz şey rahatsız edici ama bir o kadar da gerçektir. Bu kitap, sizi "mantıklı" dünyanızda emniyette hissettirmez; aksine, içinizde sakladığınız o 'mantıksız', o 'çocukça', o 'insani' şeyin aslında ne kadar özgürleştirici olabileceğini fısıldar. Son sayfayı kapattığınız da o bodrum katındaki ses susar. Ancak bu bir son değil, bir başlangıçtır. Çünkü artık o fısıltı, yeraltından yükselip sizin zihninizin koridorlarında yankılanmaya başlamıştır..