Eser boyu dört farklı bölümde geleneğin plastikleştirilme serüvenini ele almaya gayret ettim. Evvelemirde geleneği anlamak için geleneği yaşayan ve yaşatma imkanı bulunan tek varlık olarak insanı ele almak gerekiyordu. Sahih bir gelenekten bahsetmek içinse evvela sahih bir insan tanımında buluşmak elzemdir. Bu bakımdan insanın sınırlarının günümüzde silikleştiğini ifade etmek adına ikili bir mukayeseye giriştim. Bu mukayesede amacım evvela İslâm düşüncesinin insana çizdiği sınırların anlaşılması üzerineydi. Ardından Batının modern dönemlere değin insana çizdiği sınırların dönüşümünü incelemeye gayret ettim. Burada Batı düşüncesinin ana motiflerinden olan ve büyük kopuşda belki de son aktif rolünü icra eden Hıristiyanlığa değinmeden geçemezdim. Hıristiyanlık ortaya çıkışı itibariyle sûni, N. Attas’ın deyişiyle kültürel bir dindir. Sûni olmasının nedeni kurucusunun Allah’ın elçisi olan Hz. İsa değil Aziz Pavlus oluşunda düğümlenir. Modernliğin inşa edildiği zemin de Kilisenin enkazı üzerinde yükselir. Bu bakımdan Hıristiyanlığı doğru anlamlandırmak gerekecektir.
Geleneğin yaşanmasının ikinci ayağı onun bir birliktelikle vuku bulması gerekliliğine dayanır. İkinci bölümde topluluk bahsini açarak nasıl bir birlikteliğin geleneği yaşatabileceğini işlemeye gayret ettim. Burada kitlenin bir geleneğe sahip olamayacağını tekrara lüzum yok. Topluluğun bir cemaat, ardından cemiyet haline gelmesinin yoluysa dil birlikteliğinden geçer. Dil meselesi çeşitli boyutları itibariyle modern dünyanın düğümlerinden biridir. Hem pratik, iletişim sağlama anlamında hem de teorik olarak bilgi üretiminde dil melekesi birincil kıymettedir. Bu bölümde gelenek kültür ilişkisini de aralarındaki irtibat bakımından sözkonusu edindim. Kültür modern dünyanın çok-anlamlı kilit kelimelerinden birisi olarak ortaya çıkar. Bu noktada bir seçim yapmak mecburiyetinde olmadan kültürün çehresini çizmek ve gelenekle olan nispetini berraklaştırmak hayli önemliydi. İster geleneğin ister kültürün kaybı olsun, modern dönemlerde hem tek tek fertlerden hem de topluluklardan çekilip alınan nice değerler vardır. Farklı adlandırmalar hakikatin görülmesi adına farklı zeminlerden ona doğru atılan adımlardır. Bu anlam-değer kayıplarını hatırlatmak düşünür, yazar, araştırmacının temel meselesi olmalıdır. Bu kitapta da bu hatırlatma vazifesini kendi çapımda icra etmeye çalıştım.
Üçüncü bölümde özne – kimlik meselesine dair bir fasıl açmak önemliydi. İnsanın sınırlarını birinci bölümde ele almıştım. Bu bölümde insanın anlam-değer-kavram dünyasının aydınlanma süreci sonrasında uğraklarını teşrih etmeye yöneldim. Özne meselesi tartışıldığı kavramlar itibariyle Batılı bir prizma etrafında dolaşsa da, bu bölümde meselenin gerektirdiği üzere daha çok eleştirel, anti-tez getirici bir tarzda düşüncelerimi söylettim. Kimlik meselesi Batılıların kurguladıkları insan-dünya-tanrı üçlemesinin tefessühünü sarahaten gösteren bir mesele olarak görülmelidir. Zira dünya savaşları, kolonyalizmin halihazırda devam eden yankıları ve kudretli olanın haklı olduğu düşüncesinin hala meşru olarak kabulü bu tefessühün açık belirtileridir. Bu bölümde başlıklar halinde modernite, postmodernite, aydınlanmayı da ele almalıydım. Zira kimlik meselesi daha çok bu süreçlerin parçası olarak okunagelmiştir. Gelenek özneden koparılmışsa bu sürecin göbeğinde dünyanın sırtına geçirdiği, on altıncı yüzyıldan sonra aşama aşama kendini hissettiren dünyagörüşleri vardır. Esasen eserin muhtelif yerlerinde bu dünyagörüşlerinin ortak noktalarını vurgulamaya gayret ettim. Bu leitmotifleri anlamak geleneğin geçirdiği dönüşümü, maruz kaldığı plastikleşme sürecini de anlamayı berraklaştıracaktır.
Dördüncü bölüm eserin sonuç bölümünden önce geleneğin taşıyıcılarını ele aldığım bölüm oldu. Geleneğin taşınması, sonraki nesle aktarılması onun hâmileri yoluyla olur. Her ne kadar gelenek pıhtılaşıp, özellikle halk tabakasında örf ve adetler şeklinde yaşar hale gelse de onun esas taşıyıcısı entelektüel tabakadır. İslâm toplumları söz konusu olduğundaysa bu noktada sahih geleneğin temsili ve halka doğru temessülü ulema sınıfıyla gerçekleşir. Bu bölümün girişinde ulema sınıfının işlevsel olmasının yolunun otoritenin gücüne bağlı olduğunu göstermeye gayret ettim. Bu noktada egemenlik, siyaset, otorite kavramlarına dair batı düşüncesiyle bir mukayeseye giriştim. Özellikle fukaha sınıfı ve sufilere dair açtığım başlığın amacı bu iki sınıfın İslâm toplumlarının tabii seyri içerisinde birbirini beslediği ve sahih geleneği yaşattığını ortaya koymaktı. Oryantalist tezlerin aksine İslâm’da zahir ve bâtının iki kanadını temsil eden bu sınıflar birbirlerine zıt değil tamamlayıcı bir şekilde varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Sonuç bölümü plastisitenin, geleneğin plastik hale getirilmesinin boyutlarına ayrıldı. Burada da iki ana başlık olarak muhafazakarlık ve gelenekselci (perenyalist / tradisyonalist) ekolü kritik ettim. Birisi geleneğin sahih istikametinin kırılmaya uğratılmasını, diğeriyse İslâmi iddiaların evrenselliğini farklı bir açıdan boşa düşürmesi itibariyle dikkate şayandır.