Kitap kadın karakterler üzerinden bir toplumsal değişim anlatıyormuş gibi yapar, oysa buna sadece üstünkörü değinmekle yetinir. Kitabın konusu dört kızın, Aslıhan, Somnur, Yonca ve Emire’nin, tamamen güzelliklerinden ibaret. Her birinin iç dünyası silinir ve birer gölge olarak kalırlar satırlarda.
Güzellik, bir kader hâline gelir. Aslıhan’ın aldığı kararlar, Somnur’un sıkıntıları, Emire’nin başına gelenler, hatta Yonca’nın talihsizliği... Hepsi bir şekilde güzelliğe bağlanıyor. Okuyucular kadınların ne hissettiklerini değil, ne kadar güzel olduklarını öğreniyor sadece. Ayağa kalkarken, yürürken, evlenirken, üzülürken bile onların peşini bırakmıyor güzellik laneti.
Kitabın mutlak suretle takip ettiği nedenselliği şu şekilde özetlemek mümkün:
Aslı bugün evlenmeye karar verdi çünkü çok güzel.
Somnur’un canı sıkkın çünkü pek bir endamlı.
Yonca gençken şansı yaver gitmedi çünkü güzel değildi ama şimdi manken kadar güzel. Peki ya Emire? O zaten en güzel.
Halit Refik Karay kadın karakterlerine bir iç ses vermiyor; onları anlamaya çalışmıyor, daha çok sınıflandırıyor. Taşralı, şehirli, gösterişli, saf, heyecanlı... Her biri bir erkek bakışının altında yeniden biçimleniyor. Karakterlerin güzelliği, adeta toplumun onları konumlandırma biçimi hâline geliyor.
Bu yüzden romandaki kadınlar, kendi öykülerini anlatmıyorlar, onlara bakılarak anlatılan öykülerin içinde yaşıyorlar.
Yazarın dönemine göre bu bakış alışılmadık değil ama bu artık edebi bir denemeden çok genç kız yaratma fantezisi. Karakterlerin varlığı, yazarın estetik ölçüsüne sıkışmış durumda. Onların güzelliği, bir sınır çizgisi.
Romanın en büyük trajedisi, bu dört kadının da o çizgiyi asla aşamaması.