Stephen King ’i hep “korku ustası” olarak duyardım ama Kemik Torbası benim için bambaşka bir deneyim oldu. İlk defa King okudum ve açıkçası bu kadar duygusal, bu kadar hüzünlü bir hikâye beklemiyordum.
Eşi öldükten sonra yazamayan bir yazarın sessiz bir göl kenarına çekilmesiyle başlıyor her şey. Ama o göl, o ev, o sessizlik... yavaş yavaş içini kemiren bir karanlığa dönüşüyor. King korkuyu çığlıklarla değil, sessizlikle veriyor. Bazı sayfalarda gerçekten bir şeylerin seni izlediğini hissediyorsun ama aynı zamanda Mike’ın yalnızlığına da üzülüyorsun.
En çok şaşırdığım şey, bu kitabın aslında bir yas ve kabullenme hikâyesi olması. Hayaletler var evet, ama onlar bile insana ait duyguların bir yansıması gibi. Korkudan çok bir ağırlık bırakıyor insanda.
King’in anlatımı çok canlı. Betimlemeleri sayesinde o gölün kenarındasın, o evin içindesin, rüzgârı duyuyorsun. Sayfalar ilerledikçe kitabın içine çekiliyor, çıkamıyorsun.
Son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey şuydu:
“Bu adam sadece korku yazarı değil. Bu adam insanın içindeki karanlığı yazıyor.”
Stephen King beni korkutmadı belki ama huzursuz etti, düşündürdü ve biraz da kalbimi burktu.
İlk King deneyimimden sonra artık kesin biliyorum: Bu adamın karanlığında kaybolmaya değer.