Ursula K. Le Guin ’in yarattığı dünyalara her dönüşümde, bir hikâyeden çok bir bilinçle karşılaşırım. Onun kurguladığı ekosistem, insan ilişkileri ve dili; okura sadece bir evren değil, bir bakış açısı sunar. Her kitabına yüksek bir beklentiyle başlarım ve her seferinde o beklentileri aşmayı başarır. Le Guin'i dost meclisinde sabaha kadar övebilirim. (Keşke anneannem olsaydı, o kadar çok severim kendisini.)
Balıkçıl Gözü 'ne gelecek olursam; kitap Yerdeniz veya Batı Sahili Günlükleri gibi bir külliyat değil. Mülksüzler veya Karanlığın Sol Eli kadar sıradışı bir derinliğe sahip olduğunu da söyleyemem. Kısa bir zaman diliminde, az sayıda karakterle tek bir olay etrafında dönen bir hikaye anlatıyor. Yine de Le Guin'e özgü bütün unsurlar mevcut kitapta, damakta bıraktığı tad da hiç farklı değil.
Yalnız, bu kitabı okurken bana düşündürdüklerini, Le Guin'i eleştirmenin hiç haddim ve vasfım olmadığının farkında olarak, paylaşmak isterim.
Ursula Le Guin, pek çok hikayesinde olduğu gibi burada da, erkek şiddetini çok naifçe analiz ediyor ve anlamlandıramıyor. Bunu, yarattığı ideal toplumlarda erkeğin erkinin kaynağı olan bu şiddet potansiyelini, törpülenmiş ve dizginlenmiş bir özellik olarak sunmasından ve karşı toplumu mantık, empati ve uzlaşma yöntemleriyle ikna etmeye çalışmasından anlıyorum.
Le Guin, erkek karakterlerin öfkelerinde hep bir sebep arıyor. Umutlu bir ütopyacı bakış açısıyla, mantıkla açıklanabilir sebepler sunulduğunda ya da bunlar ortadan kaldırıldığında şiddetin dönüştürülebileceğini varsayıyor.
Oysa yaptığı bana, istediği oyuncak alınmadığı için hunharca ağlayan bir çocuğa, "Hissettiğin hayal kırıklığını anlıyorum, ama bir tane daha oyuncağa ayırabileceğimiz paramız yok. Bazen istediğin her şeyi elde edemeyebilirsin ve bu çok normal. Peki şu anda nasıl hissediyorsun?" diye yaklaşan ebeveyni anımsatıyor. Belli bir zihinsel ve duygusal olgunluk aşamasından henüz geçmemiş, dürtüselliklerinden kurtulamamış çocuklar için bu sözler boş zırvalardır; hatta öfke krizlerini artırmaktan başka işe yaramazlar. Kendi farkındalığına henüz ulaşamamış insanlardan rasyonel davranış bekleyemeyiz.
Erkek şiddeti de, bu aşamalara hiç gelememiş, hiç büyüyememiş erkeklerin hissettiği öfkenin bir sonucudur; oyuncağın alınması bile artık bu öfkeyi dindiremez.
Patriyarkanın bilinçsiz öfkesi, empatiyle, mantıkla, sağduyu ve uzlaşmaya davetle çözülemez. Ailenin ve toplumun normları değişmeden, zihinsel olgunluk-duygusal gelişim-toplumsal yapı bir bütün olarak ele alınmadıkça, yani fidanı besleyen özsuyun zehri temizlenmeden ağacı çürüğünden ayıklamak, "Şu anda hissettiğin kızgınlığı anlıyorum ama şiddet bunu çözmeyecek. Daha yapıcı bir yol bulmalısın." demekle olasılıksızdır.
Erkek, gücünün kabulü ve kontrolü süresince şiddeti kullanır. Sadece kendinden daha güçlüye boyun eğer. Bu bile bir bilinçlenme değildir, sadece korkudur.
Burada kastettiğim, tüm erkeklerin değişemez olduğu değil; ama şiddeti içselleştirmiş, "ağaç olmuş" erkeklerin artık akıl ve empatiyle dönüştürülemeyeceğidir. Değişim, bu erkeklerin yetiştiği aile ve toplumun kökten dönüşümünden geçer.
Gerçek çözüm, şiddeti doğuran bilinçsizlikle mücadele etmektir; bu farkındalık, erken yaşta, hatta belki de dayatılarak kazandırılmalıdır.
Kitapta, barışçıl bilinçle yetişmiş bir toplumun, gücünü şiddetle sağlayan sömürgeci bir topluma, kendini feda etme noktasına kadar uzlaşma yolu sunmaya çalışmasını okuyoruz. Hikaye pek çok noktadan ucu açık sonlandırılmış olsa da, barışçıl toplumun önermesi olan sivil itaatsizliğin bile kalıcı barışı sağlamayacağını; aksine, had bildirme ve güç dengelerini değiştirerek korkutmadan öteye geçmeyeceğini düşünüyorum.
Çünkü bazı kökler, yalnızca korkuyla değil, o kökü saran toprağın baştan yoğrulmasıyla değişir. Barış, ancak onu doğuracak bilinci birlikte büyütebildiğimizde mümkün olabilir.