Puan vermedi·280 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ekim 2025 07:20 Pınar İlkkaracan’ın derlediği “Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik” kitabı, Türkiye merkezli olmakla birlikte farklı Müslüman toplumlarda kadın bedeni, cinsellik, din, patriyarka ve modernleşme ilişkisini inceleyen çalışmadır.
Kitap genel olarak , İslam toplumlarında kadının cinselliğinin sadece bireysel bir mesele değil, siyasal, kültürel ve toplumsal bir kontrol alanı olarak nasıl kurulduğunu, Müslüman toplumlarda kadın bedeni ve cinselliği hangi dini, kültürel ve toplumsal mekanizmalarla denetlendiğini anlama çabasındadır. Kitap, Müslüman Toplumlarda kadın cinselliğinin nasıl yaşandığını, bastırılan ya da yönlendirilen cinselliğin kadın kimliği ve toplumsal cinsiyetle ilişkisini göstermeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda, kadınların cinselliği üzerindeki kontrolün dini değil, patriyarkal bir iktidar meselesi olduğunu vurgular.
Yani din çoğu zaman bir gerekçe olarak kullanılır; ancak asıl belirleyici olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve erkek egemen kültürün yeniden üretimidir.
Kitap bir derleme olduğu için farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış bölümler içerir.
Bu bölümler, farklı Müslüman toplumlarda (Türkiye, Mısır, Pakistan, İran, Filistin, Cezayir, vb.) kadının cinselliğini belli konular üzerinden tartışır: Evlilik ve namus kavramı, Bakirelik, bekâret kontrolü ve “iffet” söylemi, Aile içi şiddet ve cinsel kontrol, Cinsel eğitim ve tabu kültürü, Kadın bedeni ve kamusal alan, Feminist hareketlerin dinle ilişkisi. Her bölüm, kadının bedeni üzerindeki denetimin nasıl siyasal bir araç haline geldiğini gösterir. Araştırmacılara göre bahsi geçen toplumlarda, toplumsal cinsiyet birkaç temel boyutta ele alınabilir.
a) Dinsel Söylem ve Patriyarka
b) Kültürel ve Hukuksal Yapılar
c) Namus, Ahlak ve Denetim Mekanizmaları
d) Kadın Bedeni Üzerinden Kimlik İnşası
e) Feminist Direniş ve Yeniden Okuma
İslam’ın kutsal metinlerinde yer alan bazı ifadeler, tarih boyunca ataerkil yorumlarla birleşmiş, kadın bedeni ve cinselliği üzerindeki toplumsal kontrolü meşrulaştırmıştır.
İlkkaracan ve diğer yazarlar, bu durumun dinî özden çok erkek yorumlarından kaynaklandığını savunur.
Toplumların hukuk sistemleri (örneğin aile yasaları, miras, boşanma vb.), kadını “aile onurunun taşıyıcısı” olarak tanımlar.Bu da kadının cinselliğini bireysel değil, aileye ve topluma ait bir mülk gibi konumlandırır.“Namus” kavramı kitabın merkezinde yer alır.Kadın cinselliği, erkeğin ve toplumun onuruyla özdeşleştirilir.Bu anlayış, kadını sürekli bir gözetim, suçluluk ve utanç döngüsüne hapseder.
Toplumlarda “kadın kimliği”, bedeniyle, örtünmesiyle, bekâretiyle ve annelik rolüyle tanımlanır.Kadın bedeni hem kutsallaştırılır (annelik, iffetin sembolü) hem denetlenir (cinsellik, arzu, özgürlük yasaklanır).Bu ikili yapı, kadın üzerinde çelişkili bir kimlik baskısı yaratır.Kitaptaki birçok makale, Müslüman kadınların bu yapılar karşısında geliştirdiği feminist direniş stratejilerini de tartışır.
Pınar İlkkaracan’ın genel yaklaşımı şudur:
“Müslüman toplumlarda cinsellik üzerindeki baskı, dinin kendisinden çok, dinin ataerkil kültürle birleşmesinden doğar.” Müslüman toplumların büyük bir çoğunluğunda, kadınların bedenlerini ve cinselliklerini, kadınların kendilerine değil, aileye, aşirete ya da topluma ait gören erkek egemen bir anlayış ve tutum hakim. (s.11)
Bu nedenle çözüm, dini reddetmekte değil, dini metinleri yeniden yorumlamakta, kadın deneyimini görünür kılmakta yatar.
Yani hem kültürel dönüşüm hem de kadın öznesinin güçlenmesi gerekir.
Bu kitaptaki makaleler, Müslüman kadınların cinselliği üzerindeki baskıların, İslama özgü bir Cinsellik anlayışı nedeniyle değil, asırlardır süregelen siyasi, toplumsal, ekonomik alanlardaki cinsiyet eşitsizliklerinin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Fakat cinselliğin özel ve kişisel alana ait bir olgu olarak kurgulanması, cinselliği erkeklerin egemenlik alanına bırakıyor ve kadınların bu konuda sessizleştirilmesini kolaylaştırıyor. Ayrıca dinin cinselliğin, kendi kutsal ve dokunulmaz nüfuz alanı içinde olduğu iddiasına destek veriyor ve bu şekliyle, toplumlarımızdaki erkek egemenliğinin güçlü bir aracı olarak kullanılıyor. (s.31)
İslam'ın içgüdüye ilişkin teorisini Freud' un libido kavramıyla ilişkilendiren Fatıma Mernissi İslami düzende bireyin, içgüdülerini söküp atmak ya da sadece kontrol altında tutmak zorunda olmadığı, onları dini kuralların gerekleri doğrultusunda kullanmak zorunda olduğu bir görüş belirtir. Ona göre saldırganlık ve cinsel arzu doğru yönde kullanıldığında, İslami düzenin amaçlarına hizmet eder. Bastırıldığında ya da yanlış kullanıldığında o düzeni bozabilir. (s.34) Mernissi' nın makalesinde dikkat çeken husus Gazali ve Freud karşılaştırmasıdır. Gazali ve Freud üzerinden farklı iki toplumu kıyaslayarak İslam'da kadın erkek dinamikleri teorsinin kendine özgü niteliğini ortaya koymaya çalışır. (s.42)
Vardığı sonuç ise, Müslüman kültüründe, Batı/Hıristiyan kültürünün tersine, kadın cinselliğinin "aktif" olarak görüldüğüdür. Bu, toplumsal düzen için tehdit edici olarak algılanmaktadır. Toplumsal düzenin korunması kadının iffetine, dolayısıyla ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Mernissi'nin ifadesiyle, "Kadın fitnedir; kontrol edilemeyenin şahikası, cinselliğin tehlikelerinin ve sınır tanımayan yıkıcı potansiyelinin canlı bir temsilcisidir" ve "Müslüman sosyal yapısı, bütünüyle kadın cinselliğinin yıkıcı gücüne bir saldırı ve buna karşı bir savunma olarak görülebilir.(s.52)
Leila Ahmed, makalesinde, kadınların bedenlerinin tarihsel ve kültürel kurgulanmasına odaklanıyor. Ahmed'in araştırması, Ortaçağ hukuk ve tıbbının hamilelik, doğum kontrolü ve kürtaja yaklaşımının, doğurganlığa erkeğin katkısını kadınınkinden üstün saymadığını gösteriyor. Kadınların da boşaldıkları, hadislerde yer almaktadır; doğum kontrolü ve kürtaja ilişkin yasalar, kadınlara tanıdıkları kontrol gücü noktasında gayet liberaldir. Ahmed, her ne kadar bütün metinler erkekler tarafından yazılmış olsa da, kadınların kendi seslerinin, deneyimlerinin ve bakış açılarının, kadınların peygambere sorduğu sorular veya söyledikleri aracılığıyla yasalarda ve metinlerde yer bulduğuna, ayrıca kadınların birçok hadisin orijinal kaynağı olduğuna işaret ediyor. Ahmed' e göre Erkekler tarafından üretilen hukuki metinlerde, kadının rolü esas olarak, annelik ve çocuk doğurma şeklinde tanımlanmamışken, Müslüman halk kültüründe, kadının doğurganlığına ve çok sayıda çocuk doğurmasına, büyük değer yükleniyordu. Ona göre kadınların bu konudaki istekleri çoğu zaman bir saplantı halini almıştı. Leyla Ahmed bunun yazılı/ hukukî metinlerden değil, sözlü kültürden kaynaklı olduğunu düşünmektedir. Eş ya da cariye olarak anne olan kadınların statü açısından ve ekonomik yönden elde ettiği avantajlar ve yetişkin çocukların, özellikle oğulların sağladığı geleceğe yönelik ekonomik sigorta göz önünde bulundurulduğunda, tıpkı hukukun erkeklerin çıkarlarını ifade ettiği gibi, halk kültüründe kadının çocuk doğurma rolünün fazlasıyla vurgulanmasının kadınların çıkarlarını ifade ettiği sonucuna varmaktadır. (s.71)
Ayesha Imam, Müslüman cinsiyet ilişkileri ve cinsellik üzerine dinci sağcı hareketlerin ideolojileri üzerinde yoğunlaşıyor. İmam, müslüman toplumlardaki sağ dinsel hareketlerin, kadınlara ilişkin kaygıların merkezî bir yer tutması, bedene yönelik çilecilik, (özellikle) kadınların cinselliğini bir ahlaksızlık kaynağı olarak görme, erkeklerin heteroseksüel arzularını karşılama olanaklarında artış, kadınlar ve cinsellikleri üzerinde ataerkil kontrolün yeniden yapılandırılması gibi ortak noktalar içerdiğini belirtmektedir (s.86) Müslüman dinsel sağcıların pratikleri, kadın cinselliğinin sınırlandırılmasını, kontrol edilmesini ve cezalandırılmasını esas alır. (s.88)
Kadınların cinselliğinin kontrolü, kadınların doğum kontrolüne dair yaklaşımlarda özellikle belirgindir. En tipik haliyle, doğum kontrolüyle ilgili uygulamaların hepsi, kadınların kontrolünden alınıp erkeklerin ve devletin kontrolüne verilmektedir. Cinsel ilişkide bulunma-bulunmama veya bunun ne zaman olabileceğine dair kararlar, farklı doğum kontrolü yöntemleriyle ilgili bilgiler ve bunlara erişime yönelik kararlar, gebeliğin sonlandırılmasına izin verilmesi ya da verilmemesi gibi çok çeşitli konular bu kapsamda ele alınabilir. (s.89)
Fatıma Mernissi, Evlilik öncesi birlikteliklerin ataerkil düzende nasıl karşılık bulduğunu ve partnerlerin bu durum karşısındaki farklı tutumlarını ele alıyor. Evlilik öncesi cinsel eylemlerin birlikte olmasına karşılık erkeğin evlilikte dokunulmamış bir kadın talebini eleştirir. Ve yerinde bir ifadeyle bunu talep eden erkeği bir şizofren olarak tanımlar. Ona göre bu bir çelişkidir. Cinsel hazzı, hiyerarşi kurmak, iktidar ve tahakküm dayatmak için, hakimiyet kurma amaçlı ve dolayısıyla insanlıktan çıkaran bir mekanizma olarak görmek yerine eşitler arasında bir ilişki olarak görecek kadar olgunlaşmamış bir adamın eylemidir. Erkekler gerçekten bekârete saygı duyuyorlarsa, yapmaları gereken tek şey, evlilik öncesi bakir olmayı, kadınlar kadar önemli hâle sokmalarıdır. (s.105) Mernissi' ye göre kadınlar ve erkekler kendi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda eşit değillerdir. Çünkü kadınlar sosyal çevrenin kendisine dayattığı çelişen taleplere uyma gerekliliği arasında kaldığında eşitsizliğin doğal bir sonucu olarak hilekarlığa başvurur. (s.108)
Son olarak Mernissi, Erkeklerin, cinsel eylemi, bekaretin bozulması, evlilik dışı hamilelik ve fahişelik gibi zorunlu olarak erkeklerin de katılımını gerektiren etkinliklerden kadınların "suçlu" olduğu şizofrenik bir olay olarak görmeye devam ettikleri sürece, cinsler arası ilişkilerin yalan ve aldatmalara dayalı olacağını düşünmektedir! Suni bekaret, kesinlikle ikincil derecede önemli bir olgu değildir, yüzyıllardır kadınların ve erkeklerin, birbirlerini sevme ve sayma arzularını bosa çıkaran çok eski bir rahatsızlığın simgesidir. Bu, cinsel eşitsizlikten kaynaklanan, tanımı gereği doğal olmayan, işleyişi bakımından anti-sosyal nitelik taşıyan bir rahatsızlıktır.(s.113) Ayrıca Mernissi, kadının bekâretinin kişisel değil, toplumsal bir mesele olduğunu, giderek tıbbi bir mesele olmaya başladığını öne sürüyor.
Kitapta bunların ardından yer alan dört makale, kadın cinselliğini kontrol etmekte son derece yaygın ve güçlü mekanizmalar olarak kullanılan bekâret olgusuna ve çoğu Müslüman toplumda, kadınlar için neredeyse bir zorunluluk olan evlilik kurumuna odaklanıyor. Evlilik öncesi bekârete verilen önem, çoğu Müslüman toplumda, hatta yoğun bir modernizasyon sürecinden geçmiş olanlarda dahi, erkek egemen namus anlayışının temelini oluşturmaktadır. Her ne kadar kızlık zarının dikilmesini amaçlayan ameliyatlar ya da bekâret kontrolleri gibi uygulamalar sadece bazı ülkelerde görülse de, bunlar Müslüman toplumların çoğunda yer alan evlilik öncesi cinselliğe ilişkin güçlü tabunun göstergeleri. Fatima Mernissi'nin ve Dilek Cindoğlu'nun makaleleri, bekâret zarını diktirme ameliyatlarının "modern" tıp uygulaması görüntüsü altında yatan ataerkil doğasına dikkat çekiyorlar.