Lohusa sendromunu duymayan yoktur sanırım. Anne, bebeğini görmek istemez, sevemez, duygusal bir çöküntünün içine düşer. Dışarıdan bakıldığında anlaşılması en zor, aynı zamanda en çok yargılanan durumlardan biridir bu. Oysa bu durumun ardında derin bir psikolojik baskı yatar. Kabullenme, alışma, anneliğe adım atma süreci çoğu zaman sancılı geçer.
Kitap, gizemli bir hikâyeyi anlatırken aynı zamanda annelik kavramını da sorguluyor. Ne yalan söyleyeyim, Sarah’a öfkelenmedim çünkü onun doğum sonrası depresyon yaşadığı çok belliydi. Ancak tek bir şeyde kızdım o da madem eşine karşı sevgin azalmış, neden bir çocuk sahibi oluyorsun? Sarah, hamile kaldıktan sonra eşine duyduğu nefretin ağırlığını taşıyamıyor; bu öfke zamanla bebeğine de yöneliyor. Karnı büyüdükçe sevgisi değil, nefreti büyüyor.
Kitaptaki baba ise bambaşka bir dünyanın içinde. Bebeğini çok seviyor ama onun da sakladığı sırlar var. Okur olarak biz, bu gizemi çözmeye çalışırken bir yandan annenin seçimlerini sorguluyor, bazen öfkeyle, bazen de acıyla onu anlamaya çalışıyoruz.
Kurgusu öyle çarpıcı öyle ustaca örülmüş ki, kimin masum kimin suçlu olduğunu anlamak neredeyse imkânsız hâle geliyor. Yazar, sadece bir gizem hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda anneliğin karmaşıklığını, suçluluk ve sevgi arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seren bir psikolojik portre sunuyor.
Ben kitabı beğendim. Çok da akıcı. Tek eleştirim, finalin biraz tahmin edilebilir oluşu. Keşke yazar, Nick’in iç seslerine yer vermeseydi çünkü bu anlatımlar sürpriz sonun etkisini azaltmıştı.
Not: Arhavi'de, 3 Eylül'de 10 günlük bir bebek, babasının kucağında iken 5'nci kattan düşüyor. Baba ifadesinde, kızını balkona çıkardığını, ancak elinden kayarak düştüğünü söylüyor fakat polisler babaya inanmıyor. Çünkü Gülce Bebek düştüğü binanın altında değil, karşı binaya yakın bir yerde bulunur. Detaylı incelemenin sonunda maalesef bebek bilerek atılmıştır ve bebeği balkondan atan annedir.
@arhavininsesi 3 Eylül tarihli yazıyı okuyabilirsiniz.