·248 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ekim 2025 01:31 "GÖL KIYISINDA LEYLÂ"
"Delilik kolay değildir. Az akılla deli olunmaz. Deli olmak içın çok akıl lazımdır. En büyük deliler, deliliğini delilikle gizleyebilen akıllılardır. Filozof öyle değildi. O sıradan görünmeye çalışırdı. Deli değildi sadece rutinlerine bağlıydı. Yanık da deli değildi; sadece dünyanın yeterince temiz bir yer olmadığına inanırdı. Dünya çok tozlu ve pis bir gezegendi. Pisliklerin en korkuncu ise insandı. Zaten deli olsalar bundan ne çıkardı? Deliye de darılınmazdı ki!"
Sokakta yürürken, bir köşe başında, bir haber bülteninde ya da bir film sahnesinde karşımıza çıkarlar. Toplum onlara bir isim vermiştir: hayat kadını. Ama o iki kelimenin ardında ne kadar çok “hayat” saklıdır, kaçımız gerçekten düşünürüz? Toplumun “ayıp” saydığı, hor gördüğü, görmezden geldiği bu kadınlar çoğu zaman isteyerek değil, mecbur kalarak o yola adım atar. Birçoğunun geçmişinde yoksulluk, şiddet, istismar, yalnızlık, terk edilmişlik vardır.
Kimi çocuğunu doyurmak için, kimi sığınacak başka bir limanı olmadığı için, kimi de hayatın acımasızlığına karşı ayakta kalmak için bu yolu seçer. Fakat ne olursa olsun, hepsi insandır. Acı çeker, sever, üzülür, umut eder.
Birçoğunun içinde kimsenin duymadığı bir çığlık, kimsenin bilmediği bir hikâye saklıdır.
Bazı kitaplar vardır; sadece okunmaz, yaşanır. Satır aralarında kalmaz, insanın içine kazınır.
Ülker İnce’nin ifadesiyle tam anlamıyla “insanın soluğunu kesecek, bizi kendimizden utandıracak kadar etkili” bir romanla karşı karşıyayız: Göl Kıyısında Leylâ.
Sarsıcı, derin, rahatsız edici ve bir o kadar da insana dair. Yazar, bizi alıp, insan olmanın sınırlarının zorlandığı, bedenlerin ve ruhların birer meta haline geldiği loş bir dünyaya götürüyor. Burası, perdeleri kapalı, gün ışığının yasak olduğu, demir parmaklıklı pencereler ardında bir genelev. Ama aslında, her birimizin içinde taşıdığı karanlık ve aydınlığın mücadelesinin metaforu. İnsan ruhunun karanlık dehlizlerine cesaretle inen, toplumun görmezden geldiği "öteki"lerin dünyasını mercek altına alan ve varoluşsal sancıları şiirsel bir dille anlatan çarpıcı bir roman.
Genç bir kız, Leylâ, elimizden tutuyor ve bizi bu imkânsız eve davet ediyor. Onun hikâyesi, fiziksel bir mahpusluk, kimliğini, inancını ve insanlığını koruma mücadelesi. Yazar, varoluş acılarını, kimlik arayışlarını ve “Tanrı sancılarını” öyle bir işliyor ki, her sayfada kendimizi hem Leylâ’nın yanında hem de onun iç hesaplaşmalarının tam ortasında buluyoruz.
Ancak yazar, bu cehennemi tek boyutlu da çizmiyor. Romanın en güçlü sorusu olan “Birinin yandığı cehennem ötekinin cenneti olabilir mi?” sözü, mekânı yeniden sorgulamamızı sağlıyor. Bu ev, dışarıdaki acımasız dünyadan, toplumsal yargılardan ve yoksulluktan kaçanlar için bir sığınak, bir var olma alanı. Yazar, hiçbir şeyin siyah-beyaz olmadığını, iyilik ve kötülüğün, umut ve umutsuzluğun aynı mekânda nasıl iç içe geçebileceğini göstererek bizi düşündürüyor.
“Ah Leylâ, kaldır başını! Senin değil bu utanç, kaçırma o muhteşem bakışını. Kıyam et Leylâ, kıyam et.”
Bu iç sesleniş ya da bir başka karakterin ona seslenişi, romanın âdeta manifestosu gibi. Burada, toplumun ona yüklediği utancın aslında onun olmadığı, gerçek utancın onu bu duruma düşüren sistemler ve bakışlar olduğu vurgulanmakta. Leylâ’dan beklenen, başını kaldırıp o “muhteşem bakışını” dünyaya göstermesi, yani itaat etmek yerine “kıyam” etmesidir. Her bölümde yüzleşme var; bazen öfke, bazen utanç, bazen acı… Ama her şeyin sonunda bir arınma, bir yeniden doğuş hissi bırakıyor.
Eser, güçlü bir toplumsal eleştiriyi de barındırıyor. Sadece genelevi ve fuhuş sektörünü değil, bu sektörü besleyen toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, sınıfsal farklılıkları, dini ikiyüzlülüğü ve suskunluğu da eleştiriyor. Leylâ’nın yaşadıkları, aslında toplumun “görmezden geldiği”, “perde arkasında” bıraktığı tüm gerçeklerin bir yansıması. Romanın en çarpıcı yanı, sert gerçekçiliği büyülü gerçekçilikle harmanlayan eşsiz dili. Yazar, anlatımıyla bizi bir yandan acımasız bir dünyanın içine çekerken, diğer yandan bu dünyanın içinde filizlenen umut ve isyan tohumlarını hissettiriyor. Leylâ’nın utancı, korkuları ve direnişi, satırlar arasında adeta bir şiir gibi akıyor. Utanç, esaret ve direniş üçgeninde bir hayatın portresini çiziyor. Leylâ'nın hikayesi, sessizliğin çığlıklarını, kaybedilen masumiyeti ve insan kalmanın imkansızlaştığı bir ortamda dahi içten içe süren onur savaşını fısıldıyor.
Eğer siz de edebiyatın gücüyle kendinizi ve dünyayı sorgulamaya hazırsanız, Leylâ’nın elinden tutun ve bu unutulmaz yolculuğa adım atın. Pişman olmayacaksınız.
Sizce insan kalmanın imkansız olduğu bir yerde umut yeşerebilir mi?
Kitapla Kalın.