Bram Stoker'ın Dracula eseri, 19. yüzyılın rasyonel zemininde filizlenen kadim ve doğaüstü bir tehdidin çarpıcı kaydıdır. Doğu Avrupa'nın dağlık bölgelerindeki görkemli bir kaleden yola çıkan korkunç bir soylu figür, bahse konu yüzyılda medeniyetin kalbi olan büyük bir Batı metropolüne sızmayı amaçlar. Hikaye, tehdidi ilk elden deneyimleyen bir genç emlak müşavirinin tüyler ürpertici günlük notlarıyla başlar. Bu kişisel kayıtlar, okuyucuyu dehşetin bir numaralı tanığı ve kurbanı haline getirir. Eserin en ayırt edici özelliği, bütünüyle günlük kayıtları, mektupları, telgrafları, fonograf silindirlerini ve gazete kupürlerini bir araya getiren "belgesel" (epistolary) anlatım tekniğidir. Bu titiz kurgu, fantastik olaylara inandırıcılık ve aciliyet kazandırarak, anlatılan dehşetin gerçeğe yakınlığını ürkütücü bir şekilde artırır.
Bu sinsi saldırıya karşı, modern bilim adamları, klinisyenler ve soylulardan oluşan bir ekip toplanır. Onların temel motivasyonu, sadece kaybettikleri masumiyetin intikamını almak değil, aynı zamanda kötülüğün ruhunun masumiyeti bozma tehlikesini tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu mücadele bağlamında geleneksel inançlar, metafizik uzmanlık ve rasyonel şüphecilik hakkında bir çok çarpıcı anektot içermektedir. Olay örgüsü, İngiltere’den başlayan ve kıtanın derinliklerine uzanan soluksuz bir takiple doruğa ulaşır. Kahramanların kolektif zekası ve fedakarlığı (Özellikle de sistematik çalışması sayesinde kritik ipuçları sağlayan bir bilim adamının rehberliği) bu amansız savaşta hayati önem taşır. Bu eser, sadece bir korku hikayesi olmanın ötesinde, modernliğin karanlıkta kalan kadim güçlerle yüzleşmesini ve bu yüzleşmede birlik, cesaret ve nihayetinde saf iyiliğin kötülük üzerindeki zaferini vurgulayan, kendisinden sonraki pek çok tür örneğini şekillendirmiş, zamansız bir edebiyat klasiğidir.