Sinekkuşları, doğada havada asılı kalabilmesiyle tanınıyor.
Dakikada yüzlerce kez kanat çırpıyorlar bunun için.
Üstelik geriye doğru ve dikey olarak da uçabiliyorlar.
Hareketlerinde hem kırılganlık hem direnç var — tıpkı insanın hayatla kurduğu ilişki gibi.
Sandro Veronesi’nin Sinekkuşu romanı, işte bu çabanın, hayatta kalmaya, devam etmeye, denge bulmaya çalışan insanın hikâyesi.
Marco Carrera’nın hayatını dinliyoruz bu romanda.
Zaman doğrusal değil; sürekli kırılıyor, geçmişle şimdi birbirine karışıyor.
Klasik anlatıyı sevenlere dağınık gelebilir ama ben sevdim.
Hayat da böyle bence.
Zaman geçiyor; bellek o geçişte önüne geleni topluyor, silip süpürüyor, oburun teki.
Marifet daha çok zamanda ama malzeme bellekte.
Biz de ikisinin ortasında, kendi dengemizi bulmaya çalışıyoruz.
Sürekli çırptığımız kanatlarımız var bizim de — havada asılı kalmaya uğraşıyoruz bir nevi.
Hayat karmakarışık.
Hangimizin hayatına dalsak, yok yok.
Çingene bohçası derler ya, işte öyle.
Veronesi, Marco’nun hikâyesini bu karmaşanın içinden anlatıyor bize.
Yetmiş yıllık bir ömür.
Varoluşumuz ve geçiciliğimiz.
Acılarımız, sevinçlerimiz, yaslarımız ve kutlamalarımız.
Hiçliğimiz ve geride bıraktığımız izler…
Bir ömür bir dakikadan ne kadar uzun ki zaten?
Çırpıyor kanatlarını Marco.
Sen de çırp kanatlarını Can, çırp… hiç bırakma.
Biçimsel olarak da, felsefi olarak da çok sevdim Sinekkuşu’nu.
Herkesin seveceği bir roman değil belki ama bir yandan da çok öyle, oysa ki.
Biçimsel olarak zorlayabilir.
Ama çoğu vakit, çok yerde zorlanmalar da ömre dâhil.
Ne yapalım?
Tutunalım. Tutunmalı. Tutunuruz elbet…