Svetlana Aleksiyeviç’ten okuduğum ikinci kitap Çinko Çocuklar oldu. Yazardan okuduğum ilk kitabı elime aldığımda bundan yıllar önceydi: Çernobil Duası. Çernobil felaketine tanık olan insanların gerçek hikâyeleriydi bunlar ve kitabı çok beğenmiştim, hatta sonra Çernobil’i izlemiştim, dizisini yani. Aleksiyeviç yalnızca yazarlığıyla tanınmıyor, aynı zamanda gazeteci olduğu için kitaplarını kurgu olarak değerlendiremiyorum aslında, bu acılara tanık olanlara ses olmak için, dramatik olaylar hakkında insanlarla röportajlar yapıyor.
Çinko Çocuklar’ı da çok merak ediyordum… 1979-1989 yılları arasında yaşanan Sovyet- Afgan Savaşı’nın izlerini taşıyor bu kitap. İz demek hafif kalır tabii, çok keskin hatlarla savaşın acımasız ve gerçekçi yönleri yansıtılıyor, sanki ben de oradaydım. Yalnızca savaşı yaşayanlarla ve şahit olanlarla sınırlandırılmamış bu eser, savaş sonrasındaki süreci ele alıyor: Oğullarını, babalarını ve eşlerini hasretle bekleyenlerin trajedisi de işleniyor. Kitabın son kısmında, yazara karşı açılan davayı ve davanın detaylarını sunan belgeleri de okudum. Onunla röportaj yapan insanların çoğu, artık öyle düşünmediklerini, fikir değiştirdiklerini, anlattıklarını abartıp ve değiştirip öyle yazdığını bildirmişler. Tabii ki bunun arkasında çok daha kötü ve güçlü bir sistem var, o insanları buna zorlayan ve bu duruma iten bir şey… Maalesef yaşadığı ülkede barınamamış Aleksiyeviç, uzun yıllar başka ülkelerde sürgündeymiş. Çok sonra geri dönebilmiş. Sırf bu nedenlerle bitirmeye çalıştım doğrusu, yazdığı eserler nedeniyle haksızlığa uğramasını sindiremedim.
Çernobil Duası’ndan da fazlasıyla etkilenmiştim ama bir şekilde okumuştum, Çinko Çocuklar ise elimde süründü. Okumam bir hayli zamanımı aldı. Yaşananların gerçek olması, kanlı ve canlı sahneler, çaresizlik, depresyon, yaşama sevincini kaybetmek gibi şeyler; karamsar duygular ve hisler yanıbaşımdaydı hep. Yarım bırakmayı bile düşündüm, maalesef böyle bir huyum olmadığı için ‘’çapraz okuma’’ seçeneğini uyguladım hemen: Küçük Şeylerin Felsefesi’ne başladım bir yandan.
Eskiden böyle kitaplar okurken bu kadar fazla zorlanmıyordum, ama son yıllarda aşırı tetikleyici geliyor artık. Belki de ülke gündemimizin gittikçe daha da kötüye gitmesi bu sebeplerden biri olabilir. Güvenliğimizin olmadığı bir yerde edebiyata tutunuyoruz, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz ve bir şeylere tepki göstermemiz gerektiği için gündemden de tamamen kopamıyoruz, her güne yeni bir kötü haberle uyanıyoruz, yine kötü haberleri okuyarak başımızı yastığa koyup uyuyoruz; bu gerçekten yorucu bir süreç ve ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Kitaplar da tabii ki gerçek yaşamdan beslenecek, bunu ötekileştirmiyorum asla. Fakat travmanın ve dramın bu kadar açık bir anlatımla sunulduğu kitapları değil de, üstü kapalı anlatıldığı eserleri okumayı tercih ediyorum, hatta onları içselleştirmem de kolay oluyor benim için. “Çinko Çocuklar”daysa, her sayfada bir tokat yedim gibi bir şey oldu. Tüm bunları kaldırabilecek bir psikolojide olmadığım için de epey yorucu bir okuma yolculuğuydu.
İncelememi paylaştığım platform:
instagram.com/p/DQMCC1wiLKy/?...