Cehennem… Bu kitap, benim için bir roman olmanın çok ötesinde. İlk kez lisede okumuştum. O zamanlar ne Dante’yi tanıyordum ne de “İlahi Komedya”yı duymuştum. Ama Dan Brown’un sayfaları arasında kayboldukça, bir anda kendimi Dante’nin dizelerinde buldum. Floransa sokaklarında yankılanan o eski yankıyı, “Lasciate ogni speranza, voi ch’entrate” “Buraya giren bütün umutlarını yitirsin” sözünü ilk kez burada duydum. Ve o cümle, o zamandan beri zihnimde yankılanır durur.
Dan Brown bu romanda sadece bir macera anlatmıyor; insanlıkla ilgili karanlık bir uyarı yazıyor. Bilimle ahlakın, zeka ile deliliğin, ölüm korkusuyla ölümsüzlük arzusunun çarpışmasını anlatıyor. Bertrand Zobrist’in saplantılı zekası, “dünyayı kurtarmak için yok etmeye” varan düşünceleri beni hem dehşete düşürdü hem de düşündürdü. Çünkü Brown’un yaptığı şey basit bir “komplo romanı” değil modern çağın günahlarını Dante’nin cehennem daireleriyle karşılaştırmak.
Benim için Cehennem, İtalya’ya duyduğum ilgiyi başlatan kitaptır. Floransa’nın sokakları, Venedik’in kanalları, İstanbul’un Ayasofya’sı… Hepsi o kadar canlı, o kadar kültürel bir derinlikle anlatılmış ki, bir romanın içinde gezerken bir sanat tarihi dersine de katılmış gibi hissediyorsun. O taş duvarlarda bir medeniyetin sesi var. Dante’nin gölgesi, her sahnenin arkasında sessizce dolaşıyor sanki.
Robert Langdon burada bir sembologdan öte bir rehber. Okuru elinden tutup sadece şifrelerin değil, fikirlerin de içinden geçiriyor. Kitabın temposu yüksek, evet; ama asıl etkiyi yaratan o zihinsel fırtına. “Gerçek cehennem, insanın kendi yarattığı dünyadır,” diyor kitap satır aralarında. Ve ben, o cümlede kendimi buldum.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Cehennem benim edebiyat yolculuğumun kapısıymış. İtalyan kültürüne, Rönesans’a, Dante’ye, hatta felsefeye duyduğum merakın tohumu orada atılmış.
Eğer bir kitap, bir insanın yönünü değiştiriyorsa; o kitap artık sadece okunmuş değildir o insanın hayatına karışmıştır.