Martin Eden'ı ilk bitirdiğim anda, kitap boyunca hissettiğim yoğun ve net duyguları hissedememiş ve hatta hangi yargıya varacağıma bile karar verememiştim. Daha sonra, hikâyenin duygu ikliminde barınan gerilimler ve dönüşümlerin bu belirsizliğe sebep olduğunu anladım. Jack London bu romanında, Martin Eden’ın idealleştirdiği hayat biçimini, bu yolda verdiği mücadelesini ve sonunda yaşadığı hayal kırıklıklarını anlatıyor.
Yirmi yaşındaki Martin, çocukluğundan itibaren çalışarak hayatını sürdürmüş, işçi sınıfına mensup bir gençtir. Burjuva kızı Ruth’la ilk karşılaşmasında doğan aşk, onun iç dünyasında derin bir dönüşüme sebep olur. Ruth’un içinde yetiştiği sosyal sınıfın ona kazandırdığı kültür, incelik, güzellik ve nadidelik; tüm zaaflarıyla birlikte Martin’in gözünde onu neredeyse uhrevi bir varlığa dönüştürür. Böylece Martin, yeni hayatı uğruna girmekten çekinmeyeceği mücadelenin ilk adımlarını atar.
Kütüphaneler artık onun yeni mekânı olmuştu. Geç kalmış olma hissi, onu daima pratik yollar aramaya itiyordu; fakat çok okumak ve çok çalışmaktan başka onu amacına ulaştıracak daha hızlı bir yol yoktu. Bu süreçte, maddi durumunda bir iyileşme olmasa da, zamanla istediği fiziksel görünüme kavuştu ve ciddi bir entelektüel birikim elde etti. Günbegün, zihninde ve ruhunda idealleştirdiği donanıma sahip olmayı başardı. Öyle ki artık kazandığı entelektüel birikimi yazılara ve hikâyelere dökerek, yazar olma hayaliyle yanıp tutuşuyordu.
Bu uğurda biricik aşkı Ruth ile ters düştü; ancak hayallerini gerçekleştirmenin tek yolunun başarılı bir yazar olmak olduğuna inanıyordu. Aslında başından beri amacı yalnızca Ruth’u kazanmaktı. Döktüğü her ter ve uykusundan çaldığı her dakika, onun için yapılan bir fedakârlıktı. Fakat Martin esasında, Ruth’un kendisine değil; onun temsil ettiği yüksek standartlı, rafine yaşamın ve entelektüel değerlerin cazibesine kapılmıştı. İdealleştirdiği bu hayatın portresi ise Ruth’un suretinde vücut bulmuştu.
Entelektüel gelişimi sırasında idealize ettiği insanların zaaf ve kusurlarını yavaş yavaş fark etmesi, başarılı bir yazar olduktan sonra karşılaştığı tepkilerle birleşince, Martin’in içinde fikrî ve duygusal bir kopuşun zeminini hazırladı. İnandığı ve değer verdiği ideale bulaşan kirleri temizleyemedi; onda neredeyse kutsal bir adanmışlık vardı. Sarsılan bir inanç, bazen her şeyi yok etmeye yeterli olabilir.
Kitabın diline gelicek olursak, Martin Eden son derece akıcı bir anlatıma sahip. Cümleler ne kadar uzun olursa olsun adeta akıp gidiyordu. Anlatımın güzelliği, tekrar eden yerleri sıkıcı olmaktan kurtarıyordu. Hikayenin kurgusu basit ama bayağı değildi. Olayların akışı yerinde ve sağlamdı. Birkaç yerinde yoğun felsefi münazaralar vardı. Bu münazaraların hikâyenin akışına kayda değer bir katkı sağlamadığını düşünüyorum; daha çok Jack London’ın kendi fikir dünyasından yansıyan kişisel izlenimler niteliğinde olduklarını söyleyebilirim.
Herkes, tıpkı Martin Eden gibi, idealleriyle sınanabilir. Uğruna verilen çabalar, bu sınavı geçmek için her zaman yeterli olmayabilir. Karşılaşılan olaylar ve insanlar, sonsuz ihtimallerle insanı bambaşka noktalara sürükleyebilir. Belki de ilerlemek istediğimiz yolda adımlarımızı sağlamlaştırmanın yolu, hayatın bu gerçeğini kabul etmekle başlıyordur. Her şeye rağmen, Martin Eden’ın karşısına çıkan engellere rağmen mücadeleden vazgeçmeyen tavrı beni her zaman etkilemeye devam edecek.