·304 syf.····Okunma: 25 Ekim 2025 20:04 ‘Roger Ackroyd Cinayeti’ni Agatha Christie’nin en beğenilen kitabı olması sebebiyle aşırı merak etmiş ve aramaya başlamıştım, birkaç yerde de bulamayınca (online da dahil) daha da hırslanmış ve bulduğum ilk yerde alıp hemen okumaya başladım. Kitabı bitirirken birden çok duyguyu aynı anda hissettiğimi hatta üzüntümün şaşkınlığımı gölgelediğini söylersem abartmış olmam. Bu kadar iyi kurgulanmış, katmanlı ve zekice, her bölüm sonrası bir sonraki sayfayı merakla bekleten bir kitaba ne sıklıkla denk geliyoruz ki?
Hakkını yemek olmasın bundan önce de Agatha Christie’nin birkaç kitabını okumuştum ve onlarda beni gafil avlamıştı ama özelikle böyle farklı bakış açılarına sahip kitaplar okumak beni hep daha çok heyecanlandırır.
Kitaba bir beklentiyle başladığımı ve kesinlikle beklediğim şeyi aldığımı da söylemek isterim. İnsanların bu kitabı neden bu kadar beğendiğini tam olarak anlayabiliyorum.
Kitabı ne kadar çok beğendiğim üzerine yazdığım bu koca paragraf sonrası artık kitabın konusu ve özeti hakkında konuşabiliriz sanırım.
Kitap; King’s Abbot kasabasında yaşayan,zengin ama cimri denilebilecek bir adam olan Roger Ackroyd’un öldürülmesinin haberini gizemli bir telefonla alan Dr. Sheppard’ın, kasabaya yeni taşınmış olan Hercule Poirot isimli eski ve meşhur bir dedektif ile beraber bu gizemi aydınlatma sürecini anlatıyor. Zaten kasabada hali hazırda bir ölüm haberi devam ederken bu cinayet ile de işler iyice karışmaya başlar.
Fernly Malikanesinde bulunan herkes bir cinayet şüphelisi adayıdır ve bazı kişilerin bu cinayet için yeterli sebebi de fırsatı da vardır. Özellikle de Ackroyd’un üvey oğlu Ralph Paton’un ortadan kaybolması tüm şüpheleri üstüne çekmesine neden olur. Ama malikane halkı sırlarını saklamaya devam etmek ister ve Hercule Poirot’nun gerçek için daha çok çabalaması gerekir.
Kitap karmaşık yapısı gereği birden çok ve farklı hikaye anlatıyor gibi hissettiriyor ama aslında hepsinin bir düğüm gibi birbirine bağlı olduğunu ve ilmek ilmek açıldığını sonunda anlıyoruz.
Karakter bazında ilerlersek öncelikle ketum ve gözlemci doktorumuz James ve meraklı ablası Caroline’ın ilişkisini kitabın tatlı kısmı olarak değerlendiriyorum. James’in ablasına kızsa bile çoğu zaman ‘Caroline şöyle dedi, haklı olabilir’ gibisinden aralara sıkıştırdığı cümlelerini çok sevimli buldum. Fernly Malikanesi ahalisi ise tüm hikaye boyunca ‘sürpriz yumurta’ gibiydiler. Beklenmedik sırlar açıklandıkça hayrete düşmeye devam ettim.
Bu birbirinden bağımsız hikayelerin hepsi o gece saat 9 ile 10 arası çakışmaya başlayınca ise iyice ne düşüneceğimi şaşırdım. Her bölümde ‘acaba’ sorusu da bana eşlik etmeye devam etti ayrıca.
Kitabın sonuna gelecek olursak tabiki yine Agatha Christie kazandı. Hiçbir kitabında doğru tahminde bulunamadığım gibi bu kitabında da büyük bir hezimete uğradım ama kesinlikle dargın değilim.
Her defasında zekası karşısında büyüleniyorum kesinlikle.
Dediğim gibi ben beklentimin karşılığını fazlasıyla aldım, bir gün hafızamı kaybedersem (belki de o kadar beklemem) tekrar okumak isterim.