Çoğu İnsan İyidir iki yıldır kitaplıkta bekliyordu. Açıkçası ruh hali olarak böyle bir kitabı okumaya hazır değildim bir süre. Dünyanın sanıldığı kadar iyi olduğunu düşünen insanlardan olmadığım için olsa gerek. Steven Pinker'ı da bu yüzden yıllardır okumayı öteliyorum. Çünkü insanların ve dünyanın iyi bir yer olduğunu düşünmek şikayet etme hakkımı elimden alıyor. Mutlu olmak için çabalamak yerine kendi eşsiz mutluluğumu yaşamak bana bir konfor alanı sağlıyordu çünkü.
Kariyerimle ilgili bir dönüm noktasındayken ve gerçekten geleceğe dair ne yapmak istediğimle ilgili karar vermek istediğim bir anda okumak iyi geldi. 30 yaşıma girdikten her ne kadar beceremesem de etrafımda olup bitenlere, insanlara ve hayata daha pozitif bakmaya çalışıyorum. Bazı konularda bunu başarabildiğimi düşünüyorum. Artık işe geç gidebiliyor, sokakta yürürken acele etmek yerine etrafı izleyebiliyorum. Bir şeylere geç kalıyormuş hissinden yavaş yavaş kurtuluyor gibiyim. Siyasi düşüncelerim olgunlaştı, artık dünyaya kurtaran adamın oğlu değilim. Meşhur olmak, ölmeden önce bir iz bırakmak düşüncelerinden sıyrıldım. Sıradan bir insan gibi ölüp, gübre olup toprağa karışmakta fena bir fikir değil.
Ütopya yazmak, olumlu bakış açısıyla olayları irdelemek, insanlığın güzel tarafları hakkında yazmak zordur. Geriye dönüp baktığımızda herkesin kolaya gelen olumsuzlukları, savaşları, mücadeleleri, gururlu mağlubiyetleri yazdığını görürsünüz. İnsanlara güvenilmez. Daha güçlü olmak için yapılması gerekenler vs.
Rutger Bergman zor olanı yapıyor. Ve bunu yaparken okuyuculara bakış açılarını birkaç derece değiştirdiklerindeki ihtimalleri gösteriyor. Kitapta ilgi çekici örneklerden bahsedip incelemeyi bitirmek istiyorum.
Rutger Bregman okuyucuya şu soruyu soruyor: "Sizce dünya iyiye mi gidiyor? Olduğu yerde mi sayıyor? Yoksa kötüye mi gidiyor?" Bu soruya verilen cevap genellikle "Daha kötüye gidiyor" olmuş. Peki neden insanlar karamsar ya da bunun karşıtı görüşünü düşünenler var mı? Bu pasajı okurken benim aklıma şunlar geldi. Steven Pinker ve Emrah Sefa Gürkan bugün insanoğlunun her anlamda daha iyi olduğunu düşünüyor. Bir psikolog ve tarihçinin bakış açısından baktığınızda çok mantıklı. Ama sıradan bir insan sadece kendi yaşadığı dönemi kıyasladığı için bakış açısının kötümser olmasını da anlıyorum. Geçmişe göre çalışma koşulları daha iyi; ama hâlâ daha çok çalışıyoruz. Evet fiziken köle değiliz, ama kazandığımız parayla zar zor geçiniyoruz. İşe silah zoruyla gitmiyoruz ama daha büyük zorunluluklarımız var. Açlık, kıtlık, savaşlar şu an için bizden uzakta. Ama çok da sağlıklı beslenemiyoruz, yoksulluk her an yanı başımızda. Savaşlarda ölenlerden daha çok insan, her gün birbirini sudan bahanelerle öldürebiliyor. Teknolojik ve bilimsel gelişmeler çok hızlı ve biz ayak uydurmakta zorlanıyoruz. Bu kadar uzun yaşam süresiyle ne yapacağımızı veya hayatımıza nasıl anlam katacağımızı bilemiyoruz. Uzun yaşamak, sağlıklı ve mutlu yaşayacağımızı garanti etmiyor.
Kitapta okumaktan büyük zevk aldığım üç kitaptan bahsediliyor. Belki bu yüzden bu kadar şüpheci ve karamsarımdır.
William Golding "Sineklerin Tanrısı"
Thomas Hobbes "Leviathan"
Jean J. Rousseau "Toplumsal Sözleşme"
Sonrasında insanın evrim sürecinden bahsediyor yazarımız. Bir anda kendinizi Homo Sapiens'in hikayesini okurken buluyorsunuz. Hayvanların nasıl evcilleştiği, neye göre evcilleştiği, nasıl hayatta kaldıklarını farklı bir bakış açısından okuyorsunuz. Evcilleşen hayvanların aptallaştığını düşünen yaygın bir fikir var. Halbuki hayvan doğası gereği vahşi ve avcı olmalı değil mi? İşte öyle değilmiş.
Peki neden diğer insan türleri yok oldu da Homo Sapiens yani bizler hayatta kaldık? Dmitri Belyayev uzun yıllar tilkiler üzerinden yaptığı çalışmalardan sonra şu sonuçlara varıyor: Dmitri Belyayev'e göre insanlar evcilleşmiş maymundan geliyordu. Başka bir ifadeyle, en sevecen ve dost canlısı insanlar binlerce yıldır en fazla çocuğu dünyaya getirmişti. Kısacası türümüzün «en cana yakının hayatta kalması» sayesinde evrime uğradığını söyleyebiliriz. Yüzlerimiz ve bedenlerimiz yumuşamış, daha genç ve kadınsı hale gelmiştik. Beynimiz en az %10 küçülmüş, dişlerimiz ve çenekemiklerimiz çocuksu hale gelmişti. Neandertaller bizden daha güçlü, daha zeki ve daha donanımlıydı belki de. Ama Homo Sapiens'in hayatta kalmasının anahtar özelliği şuydu: Sapiens işbirliği yapan, sosyal iletişim kuran, oyun oynayan, öğrenen, öğreten bir sosyal makine. İşte bu sayede hayatta kalabildiğimizi düşünüyorlar. Ve bu düşünce bana çok mantıklı geliyor.
Ve son olarak kitap birkaç sosyal deneyden bahsediyor. 20. yüzyıla damgasını vuran ve hâlâ etkili olan psikoloji alanında yapılmış deneyler: Bu deneyleri eminim ki duymuşsundur. Tekrar okumakta fayda var. Hatta aklıma sevdiğim iki film de geldi. The Experiment ve The Wave. İkisi de Alman yapımı.
Philip Zimbardo --> Stanford Üniversitesi Hapishanesi
Stanley Milgram --> Şok Makinesi
Dan Ariely --> Çoğulcu Cehalet
En nihayetinde tüm bunları okuduktan sonra da ikna olmazsanız aklınıza Yunus Emre gelsin. "Yaratılanı severim Yaradan'dan ötürü." Bu da pozitivist olmak istemeyenlerin tesellisi olsun.