Jack London’ın Martin Eden romanı, bireyin toplumsal sınıflar arasındaki mücadelesini ve entelektüel yükselme arzusunu çarpıcı biçimde ele alan yarı otobiyografik bir eserdir. Romanın başkahramanı Martin Eden, yoksul bir denizciyken burjuva bir ailenin kızı olan Ruth Morse’a âşık olur. Ruth’un dünyasına girebilmek, onun saygısını kazanmak ve kendi değerini kanıtlamak için Martin, büyük bir özveriyle kendini eğitmeye, okumaya ve yazmaya adar. London, bu süreçte bireyin kendi emeğiyle kendini yaratma idealini, yani bireyci bir yükseliş mitini işler; ancak bu idealin altında yatan yalnızlık ve yabancılaşmayı da derin bir şekilde gösterir.
Roman ilerledikçe Martin’in başarıya ulaşması, beklenen tatmini getirmez. Toplumun değer ölçütlerinin sahte olduğunu fark eden Martin, bir zamanlar ulaşmak için çabaladığı çevreyi artık küçümsemeye başlar. London burada, kapitalist toplumun bireyi hem yücelten hem de tüketen doğasını sert bir biçimde eleştirir. Martin’in edebi başarı kazanmasına rağmen içsel doyuma ulaşamaması, maddi başarı ile ruhsal huzurun birbirinden ne kadar farklı şeyler olduğunu vurgular.
Eser, sonunda Martin’in trajik bir şekilde intiharıyla biter; bu, yalnızca bireyin topluma yenilişi değil, aynı zamanda ideallerinin çöküşünün sembolüdür. London, Martin Eden karakteri üzerinden kendi yaşamındaki çelişkileri yoksulluktan gelen bir yazarın, zenginliğin ve tanınmanın boşluğunu keşfetmesini yansıtır. Bu nedenle Martin Eden, sadece bir “yükseliş hikâyesi” değil, aynı zamanda modern insanın anlam arayışına dair derin bir felsefi sorgulamadır.