Herkese merhabalar, bugün sizlerle şahane bir romanla geldim. Susturulmuş sesleri, bastırılmış acıları ve görünmeyen yaraları okuyacağınız bir kitap desem... İsmiyle bile insanın içine dokunan, okudukça yankısı büyüyen bir kitap.
Lâl, dışarıdan bakıldığında başarılarla dolu bir hayat sürüyor: Galatasaray Lisesi mezunu, üniversite birincisi, büyük bir holdingin gözde avukatı… Her şey mükemmel görünüyor, ta ki odanın ortasındaki fili fark edene kadar.
Evet, o “fil sendromu” denilen şey tam da burada karşımıza çıkıyor.
Lâl’in hayatında da uzun süredir o fil vardı aslında — odayı daraltan, nefesini kesen, ama adı konulmayan bir gerçek.
Bir taciz davası geliyor eline, müvekkili yıllardır baba gibi gördüğü Haluk Varlı.
Ve işte o an, o fil artık saklanamıyor.
Lâl’in mesleki inancı, geçmişi, hatta kendine olan güveni bir bir sarsılıyor.
Gerçeği ararken, aslında kendi sessizliğini duyuyor.
Zira bazen en büyük sessizlik, insanın kendi içinden gelir.
Roman boyunca Lâl’in iç çatışmalarına, bastırılmış anılarına, korkularına tanık oluyoruz.
Bir kırmızı taşlı kolye, bir nane kokusu, bir çift gözlük… Hepsi unutulmuş bir geçmişin sessiz tanıkları.
Yazar, travmayı öyle duyarlı bir dille anlatmış ki, hiçbir sahne sizi sömürmüyor — aksine insanın içini sızlatan bir empatiyle sarıyor.
Okurken bir yandan öfkelendim, bir yandan tıpkı kitabın ismi gibi sessiz kaldım.
Özellikle yaşadığımız coğrafya göz önüne alınırsa, bu hikâye sadece Lâl’in değil; sesini duyuramayan, inanılmayan, susturulan tüm kadınların hikâyesi. Sessizlik bazen sığınak sanılır, oysa çoğu zaman teslimiyetin adıdır.
Gelgelelim bazen, birinin o fili de o odadan çıkarması gerekir.
Ve Lâl bunu yapıyor.
Kırılgan ama cesur bir kadın olarak kendi sessizliğini yırtıyor, kendi hakikatini buluyor.
Ben kitabı bitirdiğimde uzun süre öylece kaldım… Kelimelerden öte hisler konuştu bende. Yazarın sade ama derin dili, her sayfada insanın içini biraz daha kazınırken kitabın sonunda bir eksiklik duygusu kaldı…
Sanki bazı şeyler yarım kalmıştı; davanın sonucunu, mahkeme kararını ya da Lâl’in hikâyesinin nihai hâlini görmek isterdim.
Belki de yazar bilinçli olarak bu sessizliği bize bıraktı — biz de düşünelim, biz de yüzleşelim diye.
“Sessiz”, okunup geçilecek bir romandan ziyade bir yüzleşme, bir farkındalık, bir direniş olarak çıkıyor karşımıza. Okuduktan sonra kolay kolay hazmedilemeyecek bir hikâye olarak kalacak hafızalarda.
Unutmakla hatırlamak arasına sıkışmış bir kadının sesinde bazen bir çığlık, en sessiz yerden gelir hissi verir bize.
Biz bu kitabı canım arkadaşım Derya KÖSEDAĞ ile okuduk. Daha doğrusu birlikte okumaya başladık ama o bir solukta okudu bitirdi. Ve üzerine uzun uzun konuştuk.
Kitapla kalın… ama sessiz kalmayın.
SessizRefika Ayşegül Uzun · Doğan Solibri Yayınları · 202582 okunma