“Eğer bugün her şey yok olsaydı, bizden geriye gerçekten ne kalırdı?”
Jack London’ın 1912 yılında kaleme aldığı Kızıl Veba yazıldığı döneme göre son derece ileri bir öngörü gücüyle oluşturulmuş bir distopyadır. Roman, 21. yüzyılın başlarında dünyayı kasıp kavuran ölümcül bir salgının, insan uygarlığını nasıl çökerttiğini ve geriye kalan az sayıdaki insanın ilkel bir yaşama dönmesini anlatıyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir felaket romanı değil; aynı zamanda insanlığın doğa, bilim, teknoloji ve ahlaki değerlerle olan ilişkisini sorgulayan derin bir felsefi anlatı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Jack London’ın yüz yılı aşkın bir süre önce yazdığı bu roman, insanlığın karşı karşıya kaldığı gerçeklerle şaşırtıcı derecede benzerlikler taşımakta. Bu benzerlik, yazarın yalnızca güçlü bir hayal gücüne değil, insanlık tarihini ve bilimin gelişimini derinlemesine kavramış bir öngörü yeteneğine sahip olduğunu göstermektedir.
Bu yönüyle eser, yalnızca bir hayal gücü ürünü değil, aynı zamanda bilimsel temeller üzerine kurulmuş bir distopyadır. Örneğin; Jack London, tıpkı 2020’deki Koronavirüs salgınında olduğu gibi, London da mikrobun hava yoluyla hızla yayılabileceğini, insanların birbirinden kaçmak zorunda kalacağını, şehirlerin boşalacağını öngörmüştür.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, bireylerin kriz anlarındaki tutumlarını gözler önüne sermesidir. Kızıl Veba’da kimi insanlar fedakarlık gösterip başkalarına yardım ederken, kimileri bencillik ve açgözlülükle hareket eder. Bu durum, Covid-19 pandemisi sırasında da gözlemlenmiştir: kimileri dayanışma gösterip sağlık çalışanlarına destek olmuş, kimileri ise çıkarcılık ve fırsatçılık sergilemiştir.
Jack London’ın çizdiği bu insan manzarası, insan doğasının kriz karşısındaki değişmezliğini ve ahlaki sınavlarını açıkça yansıtmaktadır.
Roman, kapitalist sistemin kriz anlarındaki adaletsizliğini de sorgular. Kızıl Veba salgınında zenginler sahip oldukları imkanlarla kaçmaya veya korunmaya çalışırken, yoksullar kaderlerine terk edilir. Bu tablo, günümüz Koronavirüs döneminde işçilerin işten çıkarılması, ücretsiz izne gönderilmesi ya da yoksul ülkelerin aşıya ulaşmakta zorlanması gibi gerçeklerle büyük benzerlik göstermektedir. London, kapitalizmin doğasında bulunan sömürü anlayışının, salgın gibi evrensel krizlerde bile sürdüğünü vurgulamaktadır. Bu yönüyle roman, ekonomik eşitsizliğin sadece bir dönemsel sorun değil, yapısal bir insanlık meselesi olduğunu ortaya koyuyor.
Jack London’ın romanında mikrop, yalnızca biyolojik bir tehdit değil; insanın kendi vicdanının bir yansımasıdır. Doğa, insanın kibirli ve bencil tavırlarına karşı bir tür “evrimsel yanıt” verir. Bu düşünce, Covid-19 salgını sırasında da sıklıkla dile getirilmiştir: İnsanlığın doğaya verdiği zarar, tüketim çılgınlığı ve çevresel tahribat, sonunda bir tür ekolojik intikam gibi insanın karşısına çıkmaktadır. London da, Kızıl Veba aracılığıyla doğa-insan dengesinin bozulmasının yıkıcı sonuçlarına dikkat çekmiştir.
“Geçici düzenler köpükler gibi uçar gider.”
Eserin hikayesi 2073 yılında, yani 20. yüzyılın başından yaklaşık 60 yıl sonrasında geçmektedir. İnsanlık büyük bir medeniyet kurmuş, bilim, teknoloji ve şehirleşme en üst seviyeye ulaşmıştır. Ancak bu görkemli uygarlık, “Kızıl Veba” adı verilen ölümcül bir salgın yüzünden neredeyse tamamen yok olmuştur. Salgının ardından dünya sessizliğe gömülmüş; insanlığın bilgi birikimi, şehirleri, teknolojisi, sanatı ve bilimi tarihin tozuna karışmıştır.
Eser, felaketten kurtulan yaşlı bir adam olan James Howard Smith’in ağzından anlatılır. Bir zamanlar Kaliforniya Üniversitesi’nde profesör olan Smith, şimdi doğayla iç içe, ilkel bir yaşam süren torunlarına eski dünyanın hikayesini anlatmaktadır. Ancak onlar artık eski dünyanın kalıntılarını bile anlamaz hale gelmişlerdir. Bilgisizlikleri o kadar derindir ki, “para”, “sayı”, “mikrop”, “şehir”, “otomobil” veya “üniversite” gibi kelimeler onlara anlamsız gelir. 60 yıl önce hayatın temellerini oluşturan bu kelimeler şimdi ise hiçbir anlam ifade etmemektedir. Bu medeniyet yozlaşması karşısında ciddi bir hüzün ve hikaye anlatım zorluğu yaşayan Smith her şeye rağmen torunlarına Kızıl Veba dehşetini aktarmıştır. Yeni dünya düzeninde para, bilim, aristokrasi yerine avlanma ve hayatta kalma tek gerçeklik olmuştur.