Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanı, anlatıcının bir kiracı olarak evlerine gelen Harry Haller adlı tuhaf bir adamdan söz etmesiyle başlar. Harry, ellili yaşlarında, içine kapanık, insanlardan kaçan, gündelik hayata uyum sağlayamayan biridir. Anlatıcı ve teyzesi, onun davranışlarında hem bir incelik hem de derin bir huzursuzluk sezerler. Harry’nin varlığı, evde düzenli ve sakin bir yaşam süren bu küçük burjuva dünyaya tuhaf bir gerilim taşır. Anlatıcı onu ilk gördüğü andan itibaren “başka bir dünyadan gelmiş” biri gibi algılar; Harry de kendini zaten böyle görür.
Harry Haller, topluma ait olamamanın bilinciyle yaşayan bir entelektüeldir. Gündüzleri kitaplıklar ve odası arasında geçen, geceleri meyhanelere giden, bedeni hasta ama zihni fazlasıyla uyanık bir adamdır. Kendini sık sık “bozkırkurdu” olarak adlandırır; çünkü ona göre içinde iki temel varlık vardır: biri kültürlü, ahlaki ve düşünsel insan, diğeri ise yalnız, vahşi, uyumsuz kurt. Bu ikilik, onun bütün hayatını belirler. İnsan yanı düzeni, sanatı ve düşünceyi savunur; kurt yanı ise toplumdan nefret eder, içgüdüsel ve yıkıcıdır. Harry, bu iki parçanın bir arada yaşayamaması yüzünden derin bir yalnızlık çeker ve sık sık intiharı düşünür. Hayata katlanmasının tek nedeni, acıyı sonuna kadar yaşaması gerektiğine dair belirsiz bir inançtır.
Harry Haller, modern insanın bölünmüş bilincidir. Aklın, kültürün ve ahlakın temsilcisi olduğu kadar, bu değerler altında ezilen bireydir. Harry, düşünceyle yaşayan ama yaşamayı başaramayan insan tipidir. Kendisini “bozkırkurdu” olarak tanımlaması, toplumla kurduğu yabancı ilişkiyi açıklama çabasıdır. O, ne burjuva dünyasına ait olabilecek kadar uyumlu ne de içgüdülerine teslim olacak kadar özgürdür. Harry, insanın kendi benliğini yanlış tanımladığında nasıl bir çıkmaza