Mark Fisher'ı keşfedeli birkaç yıl oldu maalesef. Böylesine iyi bir blogger yazarını nasıl gözden kaçırmışım. Gerçi ben de bir zaman büyük bir şevkle blog yazarken, kendime küstüm ve bıraktım. Çünkü benim gibi düşünen insanları keşfetmek başlarda mutluluk verse de; sonrasında yaşadığımız hayal kırıkları, aykırı düşünceler, başarısızlıklar ortak olunca öfke ve üzüntü daha da artıyordu.
Yıllar içinde okuduğum ve hayranlık duyduğum yazarların en verimli çağında vakitsizce öldüklerini fark ettim. Kimisi elim bir kazada, kimisi ise kendi eliyle kendi hayatına son vermişti. David Foster Wallace, Thomas Wolfe, Franz Kafka, Fernando Pessoa, Sylvia Plath, Oğuz Atay, Jack London, Walter Benjamin, Sergei Yesenin, Cesare Pavese, Mayakovski, Stefan Zweig, Yukio Mişima, Nilgün Marmara vb.
Kitabı metroda okurken bitirdim. 100 sayfa yarım saatte aktı gitti. Çok etkileyici hayat dersleri aldığımı, bu zamana kadar neden okumamışım diyeceğim bir kitap değil elbette. Ama çok basit bir düşünceyi unuttuğumu fark ettim. Mutlu olmak, çok para kazanmak, işimde başarılı olmak için her şeye sahibim. Fakat önemli bir şey eksik olduğu için tüm bunlar erteleniyor. "Gönülden istemek". Bu kitap bana kendim için en iyisini istemeyi hatırlattı. İçimizde yatan cevhere güvenmeli, hayata pozitif bakmaya devam etmeli, önce istemeli, sonra inanmalı ve peşinden koşmalı. Bazen böyle sade ve basit kitapları okumak, insana unuttuğu şeyleri hatırlatmak için çok faydalı oluyor.