İşte Hayatım adlı eser, 1 Aralık 2022’de kaybettiğimiz büyük hukukçu Prof. Dr. Baki Kuru‘nun otobiyografisidir. Prof. Kuru’nun ömrünün sonlarına doğru tamamladığı bu eser aynı zamanda son yüzyılımıza da tanıklık ediyor.
 Eser, 3 Mart 1928’de o zaman Bolu‘ya bağlı bir nahiye iken, bugün Düzce‘ye bağlı bir ilçe olan Akçakoca‘da yoksulluk içinde başlayan bir mücadeleyi anlatıyor.
 Daha ilkokuldayken bir müsamerede kendisine ezberletilen, anlamını bile bilmediği “olacağım avukat, dava kazandığım gün şanım olur iki kat” cümlesi ile adeta kaderini dile getiren Baki Kuru, Akçakoca‘da ortaokul olmadığı için ortaokulu Kastamonu ve Düzce‘de okur. Ortaokuldan sonra, parasız yatılı olduğu, bitirdikten sonra da iş imkanı sunduğu, aynı mahalleden arkadaşı Tacettin Gören de orada okuduğu için Bolu Orman Okulu’na başlar ve 1946’da buradan mezun olur.
Baki Kuru, sonrasında Orman Bakanlığı’na bağlı farklı taşra teşkilatlarında yaklaşık üç buçuk yıl çalışır. Orman Okulu, lise dengi kabul edilmediği için üniversiteye devam edemez. Askerlik için 1949’da Ankara’ya giden Baki Kuru, kendisi gibi Orman Bakanlığında çalışan arkadaşı Tacettin Gören’in lise bitirme sınavlarına çalıştığını ve hedefinin Ankara hukukta okumak olduğunu söylemesi ve kendisini de bu yolda teşvik etmesi ile zaten düşündüğü okuma öğrenme idealine dört elle sarılır. Kitaplar alır, askerliği boyunca fırsat buldukça çalışır.
Askerlik sonrası lise bitirme sınavlarına giren ve başarılı olan Baki Kuru, Ankara hukukta okuyabilmek için tayinini Ankara’ya aldırmak için uğraşır, muvaffak olamayınca çalıştığı kurumu değiştirir, tayinini Toprak ve İskan Genel Müdürlüğüne aldırır.
Gecikmeli de olsa 1951’de Ankara Hukuk Fakültesi’ne başlayan Baki Kuru o dönemi şöyle anlatır: “ Şimdi düşünüyorum da ileride hukuk fakültesinde profesör olacak bir kişinin üç buçuk yılını dağlarda ormanı korumak için geçirmesi ne büyük kayıpmış fakat o yıllar benim için hayat tecrübesi olmuştu.”
 İşe devam etmek zorunda olduğundan derslere katılamayan, dersleri arkadaşlarından aldığı notlarla, kitaplarla takip etmeye çalışan Baki Kuru, başarısız olmaktan korkmaktadır, hatta bir ara okulu bırakmaya bile karar verir ancak Tacettin Gören onu bu kararından vazgeçirir.
 Hiçbir zorluk karşısında pes etmeyen Baki Kuru, arkadaşının da desteğiyle yeniden çalışmaya koyulur. Derslere yeniden dört elle sarılan, boş her anını ders çalışmakla geçiren Baki Kuru, sınav sonuçlarına kendisi bile inanamaz. Liseyi okul dışında bitirmiş, gündüzleri devlet memurluğu yapan fakültedeki dersleri takip edemeyen birinin iki bin öğrenci arasından Ankara hukuk fakültesinin birinci sınıfını birincilikle bitirmesi olağanüstü bir başarıdır. Bu başarı Baki Kuru’yu daha da kamçılar. Nihayetinde Baki Kuru, 1955’te Ankara Hukuk Fakültesini birincilikle bitirir. Baki Kuru o dönemi şöyle ifade eder: “Şunu belirtmeliyim ki fakültedeki notları çok zeki olduğum için değil çok fazla çalıştığım için aldım. Okumaya susamışım.”
 1955 yılı için okul birincisine Alman Hükümeti doktora bursu vermeyi taahhüt etmiştir. Baki Kuru, okul birincisi olmuştur ancak hiç Almancası yoktur. Çevresindekiler üç yıl içerisinde değil doktora yapmayı, bu sürede dil bile öğrenemeyeceğini söylerler. O, söylenenlere kulaklarını tıkar, hedefine odaklanır. Almanya’ya gider. Sonuçta burs süresi daha bitmeden iki yıl dört ay içinde Almancayı öğrenmiş, hukuk fakültesinde iki dönem ders takip etmiş, doktora tezini yazmış, doktora imtihanını vermiş ve iki ay da mahkeme stajı yapmıştır. Daha Almanya’da iken hocalarının da teşvikiyle “Nizasız Kaza” konusunda doçentlik çalışmasına bile başlamıştır.
Bu konuda Türkiye’de yapılmış bir çalışma yoktur. Baki Kuru, bunun için yurt dışında bulunduğu sürede kaynak taraması yapar, bu konuda yazılmış eserleri tedarik eder ve 1958’de Türkiye’ye döner. Doktorasını medeni usul hukuku kürsüsünde yapmasına rağmen o yıl Ankara Hukukta medeni usul ve icra iflas hukuku kürsüsünde boş kadro olmadığı için Prof. Dr. Coşkun Üçok‘un, yönlendirmesiyle hukuk tarihi kürsüsü asistanı olur. Baki Kuru, 1960 yılında “Nizasız kaza” tezi ile doçentliğe hak kazanır, medeni usul ve icra iflas hukuku kürsüsünde doçent ünvanı alır, 1966’da aynı kürsüde profesör olur. Bu arada başka çalışmalarının yanı sıra 1962-64 yılları arasında icra iflas kanun tasarısının hazırlanmasında ciddi emek harcar.
Prof. Dr. Baki kuru, 12 Eylül 1982 askeri darbesinden sonra, üniversite özerkliğine uymayan düzenlemeler ve oluşan baskı sonucu kendi isteğiyle 1983’te 55 yaşındayken Ankara Üniversitesi hukuk fakültesi‘ndeki görevinden emekliye ayrılır. Aynı yıl İstanbul’a yerleşir.
 Baki Kuru, 1982 sonrası siyasette oluşan boşluktan dolayı kendisini siyasetin içinde bulur ancak bu çok uzun sürmez. Bu arada arkadaşları tarafından kendisinden ısrarlı bir şekilde istenen İstanbul Baro Başkanlığı adaylığını da reddeder. “Bir hukukçunun erişebileceği en yüksek mertebe avukatlıktır” dese de bir duruşma esnasında başka bir avukat tarafından kendisine yöneltilen ithamlardan sonra duruşmalı davalara katılmaz. Bundan sonraki hayatını medeni usul hukuku ve icra iflas hukuku ile ilgili eserler vermeye adar. Baki Kuru’nun son dönemlerindeki tek endişesi kitaplarını tamamlayamadan dünyadan göçmektir.
Hayatı zorluklar içinde geçen Baki Kuru, zorluklarla mücadelede Bergson’un “insanların en büyük dostu zorluklardır, çünkü onları karşılaştıkları bu zorluklar kuvvetlendirir” sözünü kendine şiar edinmiştir. Ancak insanın gerçekten çaresiz kaldığı, elinden hiçbir şey gelmediği zamanlar da vardır. Bunca zorluğa göğüs geren her meseleyi azmiyle çözen, tüm yollar kapandığında bile yeni bir yol açan Baki Kuru, oğlu Harun’un 1990’da yakalandığı amansız hastalık karşısında çaresizdir; hayat arkadaşı Fatoş Hanım’ın bu durum karşısında kahrolması ve belki de bu yüzden erken yaşta ölmesi karşısında da çaresizdir. Baki Kuru şöyle der: “Çok zor, çok fakir bir çocukluk ve zorlu bir mücadeleden sonra tam oh diyeceğim sırada, oğlumun hastalığı, bu nedenle Fatoş Hanım‘ı kaybetmem sonra da Harun’un vefatı beni çok üzdü ve yordu.”
İşte HayatımBaki Kuru