“Bayan Guinea’ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”
Tam olarak karakterin içinde bulunduğu ruh halini en iyi ifade eden, kitabın en can alıcı satırları bu birkaç cümlede saklı bana göre. New York’ un en iyi dergilerinden birinde staj yapmaya başlayan Esther’in hikayesini merkezine alıyor. Büyük bir şehre geldikten sonra yaşadığı ruhsal çöküntülerle beraber i*tahar girişimine varan bir hikaye Esther’inki.
Aslında Esther’inki demek çok doğru olmayabilir zira bu roman Sylvia Plath’in yarı otobiyografik romanı. Gerçek hayatıyla çok örtüşen yanları var bu hikayenin. Kendisi de küçüklüğünden beri yoğun psikolojik problemleri olan ve 1963 yılında kendi yaşamına son veren bir yazar. Hal böyle olunca benim için daha vurucu oluyor.
Kitap kapağındaki “Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” sözü, yazarın belkide kendini yazarak iyileştirmeye çalışmasının ürünüdür. Kim bilir?
Anlatım dili, akıcılığı, içinde yaşadığı buhranı okuyucuya hissettiren etkili yazım tarzı ile ben çok beğendim. Keşke kurgu olsaydı da, okuyup geçebilseydim ama öyle değil. İz bırakıyor.