Tuğla gibi, aşırı çok karakter ve olay içeren bir kitap bu.
1930’ların Çin’inde geçen, dokuz çocuğuyla hayatta kalmaya çalışan bir annenin hikayesi diyebiliriz.
İlk bölüm üçüncü tekil şahıs anlatımıyla başlıyor, ki bu biraz yavaş bir başlangıçtı ama “altın oğul” Jintong doğduktan sonra hikayeyi ondan dinliyoruz;
‘…annem nihayet kendine geldi. Gördüğü ilk şey bacaklarımın arasındaki o ipekböceği kozasını andıran p.pi oldu, gözünün feri kaçmış annemin gözleri birden ışıl ışıl parlamaya başladı. Beni kollarına alıp fır fır gagalayan bir tavuk gibi öptü.’
8 kız çocuğunun ardından gelen o “mübarek erkek çocuk” beklentisini karşılayamayan bir figür Jintong; sinik, sadece meme emerek büyüyen, kadın bedenine takıntılı, pasif bir karakter.
Ve kadınlar… Anne Lu ve 8 kızı. Her biri hayatta kalmak için bir şekilde “kendini sunmak” zorunda bırakılıyor.
Kime? O an güçlü olan kimse ona. Seçim yok, özgürlük yok. Saygı görmek için bile erkek çocuk doğurmak gerekiyor.
Kitap, Çin’in modernleşme süreci, Japon işgali gibi tarihsel arka planla örülü.
Asla durağan değil.
Hatta yer yer “bu kadarı da olmaz” diyorsun.
Misal, değirmende çalışan işçilerin buğdayı yutarak evlerine kaçırması, sonra o buğdayı kusup ailelerine yemek yapmaları gibi.
Son bölümde ise annenin geçmişine dönüyoruz — nasıl evlendiğini, aşık olduğunu, 9 çocuğu nasıl dünyaya getirdiğini öğreniyoruz.
Burada şok üstüne şok oluyoruz
Kitap boyunca “meme” baya başrol gibi.
Jintong annesinin memesine bağımlı bir karakter ve 10 yaşına kadar anne sütüyle besleniyor, fakat kadının hali kalmadığı noktada bir keçi buluyorlar ve acıkınca keçiden süt emiyor.
O da bitince kadınlara sarıyor
Böyle absürt bir karakter.
Bir kadının hayatta kalma öyküsü gibi dursa da, aslında bir halkın, bir toplumun, bir düzenin aynası olmuş bu kitap.
Mo Yan, Nobel’i boşuna almamış.
Yine de kolay okunabilir diyemiyorum; aşina olmadığımız bir kültür, bazı orijinal Çince kelimeler ve karakter isimleri biraz zorlaştırıyor ama sabırlı bir okuyucu için çok tatmin edici bir eser bu.