Latince öğretmeninin bir gün camdan dışarı bakarken, yumruğunda narin bir kuş taşıyan genç bir kızı görmesiyle başlar tanışıklık.. Bu kız Agnes’tir. Sessizliğin içinden geçip gelen bu sahne, ikisinin arasında yıllar sürecek derin ve kırılgan bağın ilk işaretidir. Agnes’in bakışlarında, doğaya ait ama insandan kaçmayan bir şey vardır; hem yabani hem de iyileştirici.
Agnes’le tanıştıkça Latince öğretmeni, onun yalnızca farklı biri değil, dünyayı bambaşka bir yerden gören biri olduğunu fark eder. İnsanların ne düşüneceğini önemsemeyen, sezgileriyle yaşayan, ruhunun derinliklerinde kötülüğe yer açmayan bir kadındır Agnes. Onunla kurdukları bağ, sözcüklerden çok sessizliklere, bakışlara ve dokunuşların ucuna saklanmıştır.
Hamnet romanı, aslında büyük ölçüde Agnes’in hikâyesine odaklanır. Hamnet’in hastalığı ve ardından gelen kayıp, yalnızca bir çocuğun ölümü değil; bir annenin kalbinin, yavaşça ve sessizce yerinden sökülüşüdür. Okur, özellikle bu bölümlerde gözyaşlarına hâkim olmakta zorlanır. Çünkü acı anlatılmaz; Agnes’in varlığıyla, nefesiyle, suskunluğu ile hissettirilir.
Romanın sonunda geriye sadece bir anne ve bir kayıp kalmaz. Geriye uzun süre içten içe yankılanan bir soru kalır: Sevdiğimiz biri gittiğinde, onunla birlikte bizden ne kadar parça gider ve kalan parçalarla nasıl yaşanır?