Gönderi

'Kadını' mı, Yoksa 'Oros.. su' mu?
10/10
·480 syf.··
Beğendi
·
2025 73. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 31 Ekim 2025 22:17
Roman, Charles adında orta yaşlı bir adamın gözünden anlatılır. Charles, gizemli ve baştan çıkarıcı bir kadın olan Sarah ile tanışır. O, herkesin gözünde Fransız Teğmenin Kadını olarak bilinir. Sarah; çok akıllı, zekası modern çağın zeka ölçü cihazlarının ölçemeyeceği çünkü ölçtüğü değerler zihinden çok kalbe dayalı... Charles; düzenli cinsel yaşamı olması için arzularına yenik düştüğü için evlenmeye yönelen kendini tanımayan bir adam ( nişanlı olduğunu belirtelim). Çoğu kişi bu romanı yalnızca bir aşk hikâyesi, arzu ekseninde bir anlatı olarak düşünür; ihanetin gizlendiği, insan arzularının kırılgan doğasının işlendiği bir eser olduğunu sanır. İnanın, öyle değil. Çok daha fazlası var. Özet kısmını bu kadar ile bırakıp neler var onlara bakalım; John Fowles , Fransız Teğmenin Kadını’nda yalnızca bir hikâye anlatmaz; o hikâyenin dokusuna dönemin damarlarını işler. Okur bir anda, Meryn’in bir ahırda yaşadığı tutkudan Hardy’nin kuzenine yazdığı dizelere, oradan Viktorya Çağı’nın bastırılmış cinselliğine, ahlakın boğucu dinî gerekçelerine, hatta dönemin yazarlarının kişisel acılarına geçer. Ama bu geçişler rastlantı değildir — Fowles, sanki hikâyeyi bir laboratuvar masasına yatırmış gibidir. Her duygunun ardında bir çağın anatomisini gösterir. Bir anda Hardy çıkar karşımıza: kuzenine duyduğu yasak aşk, o aşkın doğurduğu suçluluk, ardından yazdığı Jude the Obscure’un karanlık tutkusu… Sonra Fowles geri çekilir ve okura şöyle der gibidir: “Şimdi, Meryn’in neden ağladığını daha iyi anlıyorsunuz.” Bu dönüş, yalnızca bir anlatı oyunudur demek eksik kalır. Bu, insanın tarihsel bastırılmışlığını anlama biçimidir. Fowles, Meryn’in bedensel arzularını anlatırken aslında Hardy’nin, Dickens’ın, dönemin tüm erkek yazarlarının bastırılmış iç dünyalarını da aralar. Viktorya ahlakı, o meşhur “iffet ideali”, kadının içindeki arzuyu bir günah olarak kodladığı için, o çağın her kadını bir “günahkâr Meryn” taşır içinde. Ve Fowles bu bastırılmışlığı yalnızca açıklamakla yetinmez — onu yeniden yaşatır. Cümle bir anda geçmişten bugüne akar: “...o kız ki şimdi kendi çağının gizleminin tam bir sembolü olmak üzere olan (Alevler memelerini, dudaklarını ve saçlarını yutana kadar)...” (s:286) Bu parantez, Fowles’un dilinde bir yangındır. Yanmakta olan sadece o kadın değil; bütün bir çağın bastırılmış arzusu, suskun tutkusu, yakılmadan söylenemeyen günahıdır. Ve yazar, o parantezi kapattıktan sonra bizi yeniden hikâyeye döndürür — ama artık aynı yerde değiliz. Artık Meryn’in gözyaşının ardında yalnızca bir kadının pişmanlığı yoktur; bir çağın, bir uygarlığın iç çatışması vardır. Fowles, bizi bir aşk hikâyesinden çekip çıkarır ve o aşkı doğuran, yönlendiren, cezalandıran bütün bir toplumsal bilinci önümüze koyar. Belki de bu yüzden bu romanı okurken insan sürekli şu ikilemi hisseder: Acaba ben bir roman mı okuyorum, yoksa bir çağın röntgenini mi? Fowles’un ustalığı tam burada: Her öpüşme sahnesinde bir sosyolojik tez, her parantez içinde bir felsefi yanma saklıdır. --- “Okuru Hikâyenin Dışına Çıkaran Yazar” John Fowles’un en sarsıcı başarılarının biri de burada: Karakterini bir kararın eşiğine getiriyor, o kararın arkasındaki içsel çatışmayı okura tüm çıplaklığıyla gösteriyor — ama sonra duruyor. Çünkü Fowles, okuruna güvenmiyor. Daha doğrusu, okurun çağının bilincine güvenmiyor. Biliyor ki, Viktorya Çağı’nın iç sıkışmışlığını, toplumsal baskısını, bireyin o dönemde ne kadar sınırlı bir özgürlük alanına sahip olduğunu bugünün okuru çoğu zaman kavrayamayacak. Ve o yüzden araya giriyor. Bir anlatıcıdan çok, sanki çağlar arasında bir tercüman gibi davranıyor. Karakterinin bir kararı — mesela Charles’ın kendi arzularına karşı koyuşu, ya da başka şeylere yönelişi — bize yüzeyde sıradan, hatta züppece bir davranış gibi gelebilir. Ama Fowles, o anda bizimle konuşur gibi oluyor: “Bir an dur. Bu kararı sen verseydin, ne yapardın?”(alıntı) Sonra bugüne dokunuyor, neredeyse aynaya dönüştürürcesine: “Kişisel çıkarlarını bir kenara bırakıp bir şeyden vazgeçtiğin oldu mu? Bilimin ticari çıkarlar uğruna kullanılmasına göz yummayı reddettin mi? Ya da sanatında yeni bir yöne gitmeye karar verirken konfor alanından çıktın mı?”(alıntı) Bu sorular, hikâyeyi bir anda 19. yüzyıldan çıkarıp doğrudan bugünün okurunun kalbine saplıyor. Çünkü Fowles aslında yalnızca Charles’ı anlatmıyor — insanın kendi çağını aşma çabasını anlatıyor. Ve bu, ne bir tarih dersi, ne de bir roman kurgusunun oyunu. Bu, okura yöneltilmiş bir meydan okuma: “Charles’ı yargılama, çünkü o senin geçmişteki hâlin. Ama belki de hâlâ sendeki bir parça da o.” İşte Fowles’un büyüsü tam burada. Roman, okurun iç dünyasında bir yankı bulana kadar susmuyor. Kimi zaman anlatıcı konuşuyor, kimi zaman yazar, kimi zamansa sanki kendi vicdanımızın sesi: “Tarihi yenmeye çalışan bir adam bu — hem de bunun farkında bile değil.” Fowles, yalnızca karakterlerini değil, okurunu da sınava sokuyor. Onun romanlarında her kararın bir yankısı vardır; ve o yankı çoğu zaman kitaptan değil, okurun içinden gelir. --- Yalnızca bir hikâye anlatmıyor — hikâye anlatmanın kendisini anlatıyor. Okur, romanın belli bir noktasına kadar yazarın varlığını unutur; Charles’ın düşüncelerine, iç çatışmalarına gömülür. Ancak Fowles, tam da bu noktada, görünmezliğini bozarak sahneye geri döner. Artık yalnızca bir anlatıcı değildir o; yaratıcısının bilincine varmış bir Tanrı’dır. Fakat bu Tanrı, her şeyi bilen değil; kendi kudretinden kuşku duyan bir Tanrı’dır. O nedenle romana sızarken bunu gizler. Önce Charles’ın zihnine karışır — okur, bu sesin hâlâ karaktere ait olduğunu sanır. Ama sonra fark ederiz ki, o düşünceler bir yerden sonra artık Charles’a değil, yaratıcıya aittir. “Birden fark ederiz — yazar, karakterinin zihninde yürümektedir.” İşte o anda kurmaca bir katman daha kırılır. Fowles, bize romanın “gerçek olmadığını” bilerek en gerçek anı yaratır. Bu paradoksal yöntem, hem gerçekliği hem kurguyu birbiriyle karıştırır: okur artık hikâyenin içinde mi, yoksa yazıldığı ânda mı olduğunu ayırt edemez. Ve sonra, Fowles’un en çarpıcı hamlesi gelir: İki farklı son. Bu yalnızca anlatı tekniğiyle ilgili bir oyun değildir; bu, Tanrı’nın bile kesin bir kader belirleyemediği bir evren yaratmaktır. Fowles, “yazar her şeyi bilir” inancını yıkar — çünkü onun karakterleri, tıpkı insanlar gibi, seçimlerinin sorumluluğunu taşırlar. Charles’ın kaderi böylece yazarın elinden çıkar; okur da fark eder ki, roman artık onun zihninde yazılmaktadır. Romanın sonunda neyin kurmaca, neyin gerçek olduğunu değil, hangisinin seni daha çok dönüştürdüğünü düşünmeye başlarsın. --- Fowles, romanın girişinde sanki bir Viktorya dönemi reklam yazısı gibi konuşur. Dönemin diliyle, o ağır ve tutucu ahlak tonuyla. Ama bunu yaparken aslında okurun zihnine küçük bir tuzak kurar: “Bu çağda böyle bir şey olabilir mi?” diye düşündürür sana — ve tam o anda, senin düşünme biçini hikâyenin parçası hâline getirir. Çünkü Fowles biliyor ki, biz o çağa artık ait değiliz. Biz moderniz; o dünyanın sınırlı ahlakını, baskısını, kapalı düşünce yapısını “geride kalmış” olarak görüyoruz. Ama tam da bu yüzden, o çağın insanını gerçekten anlayamayız. İşte Fowles bunu hissettiriyor: “Bu hikâyeye girmeden önce bile, sen zaten kendi çağının önyargılarıyla dolusun.” Bu yüzden sana o “reklamvari” ön hazırlığı verir — sanki o çağın bir broşürünü okur gibi olursun. Ama aslında o metin, senin kendi yargılarını kuran bir aynadır. Yani Fowles yalnızca dönemin insanını değil, okurun zihnini de biçimlendirir. Okur hikâyeye başlamadan önce bile, onun içine yerleştirileceği düşünsel atmosfer çoktan hazırlanmıştır. Kısacası: Fowles, hikâyeye başlamadan seni “hikâyenin nasıl okunacağını” düşündürerek sokar. Sen sadece romanın sayfalarını değil, kendi zihninin mekanizmasını da okumaya başlarsın. --- Bu romanı okumak, edilgen bir okur olmaktan çıkıp, Fowles'un kurduğu laboratuvarda aktif bir denek olmaktı. Son sayfayı kapattığımda, sadece bir hikâyeyi bitirmiş olmadığımı hissettim; bir sınavı tamamlamıştım. Yazarın sunduğu iki son, bana okurun da bir 'yaratıcı' olduğunu, her okuyuşta metni yeniden inşa etme sorumluluğunu taşıdığını hatırlattı. Charles'ın ikilemlerine ve seçimlerine bakarken, aslında kendi çağımın sarmaladığı modern 'Charles'ların taşıdığı zaafları, korkuları ve arayışları okuyordum. Çünkü ben o Charles'ı artık okumuyor, onu bir anlamda geçmişimde yaşamıştım. Fowles, sadece bir karakteri değil, okurunu da 'çağının bilinci' ile yüzleştiren bir ayna yaratmıştı ve ben her sayfada bu aynadaki yansımamı biraz daha net gördüm. Bu kitap, bir romanın okura sorması gereken en temel soruyu bana bir kez daha hatırlattı: 'Sen olsaydın ne yapardın?' İşte bu yüzden, bu incelemeyi okuyan herkese seslenmek istiyorum: Bu kitabı sadece 'okumayın'. Onunla yüzleşin. Charles'ın ve Sarah'nın seçimlerini kendi hayatınızın terazisine koyun ve kendi içinizdeki 'Fransız Teğmenin Kadını'nın sizi hangi sona taşıdığını görün. İşte bu sorunun peşinden giden her okurun, bu labirentten dönüşmüş olarak çıkacağına inanıyorum. Çünkü bu kitap, edebiyatın gücünün sizi eğlendirmekten değil, sarsmak ve değiştirmekten geldiğini hatırlatan nadide eserlerden biri.
Fransız Teğmenin KadınıJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 20203,032 okunma
··
10 +1'leme
·
10,3bin Gösterim
14 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Başlık için okuyup geliyorum hemen🤓 Ama Alpercim bu başlık biraz absürt kaçmış.Okuduğum romanlar da o kadar çok erkek oros..su vardı ki elim hiç yazmaya gitmedi..👎
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
@Papatyassss bir yorumda okuduktan sonra tarihe not düş lütfen 😊. Keyifli okumaların olsun📚🌿
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Başlık hakkında bir bilgilendirme: Fransız Teğmenin ‘Kadını’ mı, Yoksa ‘ Oros..su’ mu? Olacaktı karakter sayısı geçmemesine rağmen uygulama karakter fazla uyarısı yüzünden paylaşım bu şekilde oldu. Başlık ve içeriği şimdi daha anlaşılır olmuştur. Ayrıca kitabı okuyanlar başlıktaki ironiyi anlamışlardır, okuyanlarda anlayacaktır.
Kitabı bitirmek üzereyim, ne güzel yorumlamışsınız emeğinize sağlık. Charles'ın kafasını gömleğini yıkadığı küvete sokasım geldi. 🤗
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim 😊 Ama Charles’a o kadar yüklenmeyelim derim. Her dönemin, kendi toplumuna göre şekillenen karakterleri var ve bizler de aslında o akışın bir parçasıyız. O yüzden Charles’ın değil, dönemin ‘toplumsal aklının’ kafasını o küvete sokalım derim😉 😄
Ne kadar uzun ve detaylı bir inceleme yazmışsınız kaleminize sağlık. Merak uyandırdı, okunacaklara ekleyeyim, teşekkürler.
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim. Böyle bir yorum duymak gerçekten güzel😊. Merak uyandırmasına sevindim, okunacaklara eklemeniz de ayrı bir mutluluk. Umarım okuduğunuzda sizde de bir iz bırakır. Keyifli okumalar dilerim. 🌿
Okuduğum bir kitap o kadar güzel bir inceleme yazmışsınız ki acaba hakkını verdim kitabın diye sorguladım kendimi 😊🙏
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
😊 çok teşekkür ederim 🙏. Eğer sorguladıysanız vermişsinizdir hakkını📚🌿.
Reklam
Çok iyi📚👏mükemmel bir inceleme, yüreginize saglık♥️🪷 " sen olsaydin ne yapardın?"
Alper Turgay
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim ☺️ 🙏. “Ben olmasaydım mutlu olurdum” 😂🙈