Gönderi

Belleğin labirentinde bir varoluş denemesi
Puan vermedi·352 syf.··
Beğendi
·
2025 78. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 04 Kasım 2025 19:21
Nostalji: Belleğin Labirentinde Bir Varoluş Denemesi Öncelikle hepimize geçmiş olsun. Sevilip sevilmeme konusunu bir kenarda tutarsak, sanırım “ne okuyorum ben!” demeyen kalmamıştır. Olağanüstü bir yaratım sürecinden geçmiş olduğunu düşündüğüm yazara hem akıl sağlığı, zihin açıklığı diliyorum (çünkü artık sadece dünya değil evren onun emrinde belli) hem de insanın kendisiyle, geçmişiyle, yaratıcılığıyla, cinselliğiyle, benliğiyle, ölümle kurduğu bu ontolojik yaratım yetisini kıskanıyorum. Kitabı okurken çok katmanlı yapısı beni bir tür varlık sorgusuna itti. Çılgın yazarımız klasik anlatının sınırlarını aşarak edebiyatı, resim, müzik ve felsefeyle iç içe geçmiş multidisipliner bir yapıya dönüştürmekte oldukça mahir. Bu yönüyle eser, yalnızca okunmuyor; duyumsanıyor, izleniyor, hatta dinleniyor. Bir ara yazarların ismini not aldım sonra tabloları sıraladım sonra müzikleri dinleyim dedim az kaldı roman bitmeyecekti… Kierkegaard’ın “tekrar” kavramı, Nietzsche’nin “sonsuz dönüş” düşüncesi ve Kafka’nın “dönüşüm” izleğiyle paralel bir varoluş deneyimi kuruyor. Proust uzunnn tasvirli gün batımlarında, kuleli anlatılarda satır aralarında oturmuş yazarla keyif çatıyor yazarımızda aynı anda hem yaratıcı hem de kendi labirentinde kaybolan bir figür hâline geliyor. Metin, öykü, roman, deneme ve hatta felsefi fragman arasında geçişken bir yapıya sahip. Beş’i de ayrı ayrı okunabilir. Mahalle mahalle işlenen çocukluğun, gençliğin ve yetişkinliğin Bükreş’i ortak lokasyon olmasa dünyanın herhangi bir yeri de olabilir. İlk iki öyküde ben anlatıcısı hâkimken üçüncüde tanrısal bakış açısına geçiş yapılır; bu anlatı kaymaları, bilinç akışının parçalılığını yansıtıyordu. Atmosfer, olay yeri mise en abyme — yani “ayna içinde ayna” tekniğiyle — hem yazarın hem de karakterlerin kendi iç dünyalarına açılan, okurken bizim kaybolduğumuz ama yazarın hem kendisi hem de öykü kahramanı olarak çıkışını bildiği bir labirent, bir geçit olarak sahneleniyordu. Çocukluk anılarından labirentlere, rulet masalarından akvaryumlara , sevgilinin evinden geçilen doğa müzesine, Dacia arabanın ön konsoluna kadar her mekân, varoluşun alegorisine dönüştü. hiç kimse” ve “hiçbir şey” kelimeleri etrafında örülen anlatı, insanın kendi hiçliğiyle hesaplaşmasını ortaya koyuyordu. Sevdiği kıza ulaştığında ise “Her şey” olması bu bütünlüğü başlasıyla, tamamlaması da etkileyici derinlikli anlatıma ve romanda sıkça geçtiği gibi örümcek ağı yapısının özelliğine bir göndermeydi. Tıpkı metinde yeraldığı gibi dikotomi ile insan hayatındaki yerini vermiş yazar bize. Erguvan kırmızısı ve kösnül bu romandan tortu olarak hafızama yerleşmiş kelimeler olarak kalacak. Aşk-nefret, umut-çaresizlik, hayranlık-aşağılama gibi dikotomiler metnin duygusal eksenini başarıyla kurdular. Bu zıtlıklar, insanın kendi içindeki parçalanmayı bir anlamda yalnızlığı fazlasıyla yansıttı. Yazarın “grafoman” bir karakter olarak yazma eylemine bağımlılığı, bu parçalanmış benliğin tek kurtuluş biçimidir. Benim metinden anladığım ve kişisel olarak da yazmaya gönül verdiğim için sevdiğim kısmı; edebiyat, artık mümkün olmayanı mümkün kılmanın alanıdır. Sevdim çünkü olağanüstü bir yaratı var. Yazarın örneklemiyle sonlandırıyorum: İnanıyorum, çünkü akıl dışı.
NostaljiMircea Cartarescu · Ayrıntı Yayınları · 2017159 okunma
·
212 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.