Sıdıka, kendi acısına üzülmeyen kadın. Çünkü üzülse dağılır, çünkü üzülse yaşamaz. O, kırıldığı yerde direnen, acısını sessizce un ufak eden kadınlardan. Kavganın ve sevgisizliğin içinde bile sevmeyi becerebilir. Her seferinde dayak yese de dünyanın derdini çözmeye çalışır; kendi derdini değil, dünyanın derdini. Evde nefes alamaz ama insanlığın aldığı nefesi düşünür. Dizini kırıp hâline şükretmez, ama sırf bu gezegenin havasını soluyor diye ona minnet duymayı da bilir.
Ağlamaz hiç. Çünkü kendinden daha kötü durumda olanları bilir; zaten elinden gelse önce onları kurtarır. Ailesine kızsa da nefret etmez onlardan, hatta sever. Hem de çok sever. Onların cehaletini, sevgisizliğini, şiddetini bile anlamaya çalışır.
Peki niye seviyoruz Sıdıka’yı? Tüm Türk kızları olarak ona ve birbirimize benzediğimiz için mi? Doğar doğmaz elimizden iş tutmamız beklendiği için mi? Yemek yapmayı, evi temiz tutmayı maharet kabul eiiğimiz için mi? Yoksa şiddetin bin bir türlüsünü kanıksadığımız için mi? Belki hepsi biraz. Çünkü Sıdıka’yı sevmek, onu anlamaktan geçer. Dünyanın öbür ucundaki bir insanın acısını hissedebilen, beş yüz yıl yaşamış birinin hikâyesine bile üzülebilenler anlar onu. Sıdıka’yı sevmek, kendinden bir şey bulmaktır onda; onu anlamak, sabrettiğimiz adaletsizlikleri, kırgınlıklarımızı görmektir.
Bazı insanlar sanki kalplerine sınır çizmiş gibi severler. Kurallar koyarlar: Aynı milletten olacak, aynı dine inanacak, aynı düşünecek... Yine de yetinemezler; karşısındaki aynı kelimelerle aynı düşünceyi söylese bile sevmeyeceklerdir. Çünkü beceremezler.
Sıdıka ise sevebilir. Onun sevgisi kural tanımaz. O, kendisine benzeyeni değil, insana ait olanı sever. Bu kendine kalkan el bile olsa.