Türk Yurdu Dergisi Sayı 459 (Kasım 2025)
10/10
·136 syf.··
2025 81. kitabı
Giriş Türk Yurdu dergisinin, köklü yayın hayatının 114. yılında okuyucuyla buluşan Kasım 2025 tarihli 459. sayısı, Türkiye'nin ve Türk dünyasının güncel meselelerinden tarihî derinliklerine, stratejik analizlerden felsefi sorgulamalara uzanan zengin bir entelektüel içerik sunmaktadır. Derginin bu sayısı, Türkiye'nin beka mücadelesinden ulus-devlet modelinin geleceğine, bilim ve teknoloji politikalarından Millî Mücadele'nin enformasyon stratejilerine kadar bir dizi kritik konuyu masaya yatırarak, okurlarına çok katmanlı bir düşünce yolculuğu vaat etmektedir. 1. Mehmet Öz - "Beka ve Süreç" Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz, Beka ve Süreç başlıklı yazısında, Türkiye'nin içinde bulunduğu çok boyutlu beka sorunlarını, "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırılan "süreç" kavramı ekseninde bütüncül bir bakış açısıyla ele almaktadır. Yazar, bu sorunları birbirinden kopuk alanlar olarak değil, aile, gençlik, terör ve ekonomi gibi birbirini etkileyen dinamiklerin bir bütünü olarak değerlendirerek, köklü ve stratejik çözümlerin gerekliliğine işaret etmekte ve Cumhuriyet'in kurucu ilkelerine yönelik tehditlerin altını çizmektedir. Öz, Türkiye'nin karşılaştığı temel sorunları ve bu sorunlara yönelik tespitlerini şu başlıklar altında yoğunlaştırmaktadır: * Aile ve Nüfus Sorunu: Yazar, nüfusun alarm verdiğine dikkat çekerek 2025 yılının "Aile Yılı" ilan edilmesini memnuniyet verici bir adım olarak görmektedir. Ancak sorunun tavsiyelerle çözülemeyeceğini, nüfusu en azından kendini yeniden üretecek seviyeye çıkarmak için ciddi sosyal ve ekonomik tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktadır. * Gençliğin Meseleleri: Gençlerin eğitim, adalet, liyakat ve istihdam gibi temel alanlarda yaşadığı sorunların, onları ülke dışında bir gelecek aramaya ittiğini belirten Öz, devlete ve kurumlara yönelik güvensizliğin ulaştığı tehlikeli boyutlara dikkat çekmektedir. Bu durum, sadece bir memnuniyetsizlik ifadesi değil, toplumsal sözleşmenin temelden sarsıldığının bir göstergesidir. * Terörle Mücadele Süreci: Yazar, "Terörsüz Türkiye" sürecine temkinli yaklaşarak, terör örgütünün silahlı unsurlarını Irak'a çektiğini açıklamasının bir çelişki barındırdığını ve bunun silah bırakma anlamına gelmediğini ifade etmektedir. Bu eleştirilerin süreci baltalamak değil, millî bir görevin parçası olduğunu savunmaktadır. * Ekonomik Sıkıntılar: Kronikleşen enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında alınan mali tedbirlerin yetersiz kaldığını belirten yazar, çözümün kamu kaynaklarının etkin ve halkın çıkarına uygun kullanımını esas alan yeni bir ekonomik politikada yattığını vurgulamaktadır. Mehmet Öz, makalesini Türkiye'nin üniter ve millî devlet yapısına halel getirebilecek her türlü tuzağa karşı uyanık olma çağrısıyla sonlandırmaktadır. Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" anlayışının, tüm farklılıkları aşan bir birleştirici ilke olarak yeniden benimsenmesi gerektiğini savunmaktadır. Yazarın devlet yapısının korunmasına yönelik bu hassasiyeti, bir sonraki makalede daha evrensel bir ölçekte ele alınan ulus-devletin geleceği tartışmasına zemin hazırlamaktadır. 2. Milay Köktürk - "“Ulus Devlet”in Geleceği Üzerine Bazı Mülâhazalar" Prof. Dr. Milay Köktürk, “Ulus Devlet”in Geleceği Üzerine Bazı Mülâhazalar adlı makalesinde, ulus-devlet modelinin dijital çağın getirdiği köklü değişimlere nasıl yanıt verebileceğini ele alıyor. Köktürk, teknolojinin hızla ilerlemesi ve dijitalleşmenin devletin kontrol alanlarını sınırlaması nedeniyle ulus-devletlerin gücünün zayıfladığını ve varlıklarının tehdit altında olabileceğini vurguluyor. Makale, ulus-devletin karşı karşıya olduğu bu tehdidi sadece bir teori olarak değil, “kapılarını çalan somut bir tehlike” olarak sunuyor. Küreselleşme, internet, kripto varlıklar ve merkeziyetsiz uygulamalar, devletin para, kimlik ve kayıt gibi temel işlevlerini kontrol etmesini zorlaştırıyor. Bu durum, vatandaşın devlete bağlılığını ve aidiyet duygusunu da etkiliyor. Köktürk, çözümün teknolojiye karşı olmakta değil, onu doğru yönetmekte yattığını savunuyor. Ulus-devletlerin varlığını sürdürmesi için şunlar önem taşıyor: liyakatli ve şeffaf yöneticilerle adaletli bir yönetim sağlamak, genç kuşakları dijital dünyanın risklerine karşı bilinçlendirmek ve vatandaşın güvenini kazanmaktır. Makalenin genel mesajı, teknolojik değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul etmek ama bunun devletin temel yapısını tehdit etmesine izin vermemek gerektiğidir. Ulus-devlet, bu değişim karşısında pasif kalmamalı; adalet, şeffaflık ve güçlü yönetişimle varlığını sürdürebilmelidir. Köktürk'ün temel argümanları şu ana fikirler etrafında şekillenmektedir: * Problemin Tespiti: Yazar, hiçbir devlet modelinin ebedî olmadığını ve bugünkü sosyoekonomik ve teknolojik değişimlerin ulus-devletin varlığını tehdit ettiğini belirtir. Ancak bu geçiş sürecinin belirsizliklerle dolu olduğunu ve devletsizliğin yaratabileceği kaosa dikkat çekerek konunun önemini vurgular. * Dijital Çağın "Kopuş" Niteliği: Günümüzdeki değişimin, önceki teknolojik yeniliklerden farklı olarak bir "kopuş" ve "başkalaşım" niteliği taşıdığını savunan Köktürk, dijital teknolojinin sadece hayatı farklılaştırmadığını, her şeyin "doğasını değiştirdiğini" ve öncelikle zihinleri dönüştürdüğünü ifade eder. * Tarihsel Geçiş ve Ulus Devletin Doğuşu: Yazar, feodaliteden sanayi toplumuna geçişin yarattığı sosyal hareketlilik ve akılcılaşma ihtiyacının, hanedana dayalı imparatorluk ve krallıklar yerine, toplumun tamamını kucaklayan ulus-devlet modelini ortaya çıkardığını özetler. Ulus-devletin temel farklarını vatandaşlık bilinci, kuvvetler ayrılığı ve yasa hâkimiyeti gibi modern ilkelerle tanımlar. * Günümüzün Tehditleri: Dijitalleşmenin getirdiği yeni tehditleri üç ana eksende değerlendirir: aidiyet bilincinin aşınması, merkeziyetsiz uygulamaların devlet fonksiyonlarını (para, kimlik) tehdit etmesi ve sosyal medyanın yeni kuşakların zihin dünyasını şekillendirerek onları ulus-devlet bilincinden uzaklaştırması. Köktürk, makalesini ulus-devletlerin bu varoluş savaşından galip çıkabilmeleri için "kendi ulusunun gerçek manada devleti" olmaları gerektiği tespitiyle bitirir. Adalet, liyakat ve şeffaflığı tesis edemeyen, halkına yük olan bir devletin geleceğinin problemli olmaya mahkûm olduğunu vurgular. Bu stratejik gelecek analizinden sonra, dergi, ulus-devletlerin kaderini belirleyen en kritik alanlardan biri olan bilim ve teknoloji politikalarına odaklanan bir başka makaleye yer vermektedir. 3. Ahsen Saçlı - "Türkiye’de Bilim ve Teknoloji Politikaları" Doç. Dr. Ahsen Saçlı'nın kaleme aldığı bu akademik makale, bir devletin gelişmişlik düzeyini, rekabet gücünü ve gelecekteki konumunu belirleyen en temel faktörlerden biri olan bilim ve teknoloji politikalarının tarihsel seyrini ve Türkiye'nin bu alandaki mevcut durumunu kapsamlı bir analizle ortaya koymaktadır. Yazar, teknolojinin artık sadece bir üretim aracı değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin ana motoru olduğunu vurgulamaktadır. Saçlı'nın analizi şu temel başlıklar altında ilerlemektedir: * Bilim ve Teknolojinin Tarihsel Gelişimi: Makale, teknolojinin insanlık tarihindeki yavaş ilerleyişinin, 19. yüzyıldaki "İkinci Bilim Devrimi" ile bilimsel bilgiyle bütünleşerek nasıl olağanüstü bir ivme kazandığını özetlemektedir. Bilginin birikim hızındaki bu katlanarak artışı, somut verilerle gözler önüne sermektedir. * Teknoloji Politikasının Önemi ve Gelişmiş Ülke Örnekleri: Yazar, bir teknoloji politikasına sahip olmanın, teknolojiyi icat etme, kullanma, yaygınlaştırma ve yeniden üretme süreçlerinin tamamını kapsayan bütüncül bir strateji gerektirdiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası hazırlanan Science-The Endless Frontier raporunu, devletlerin bu alana nasıl stratejik bir önem atfettiğinin tarihsel bir kanıtı olarak sunmaktadır. * Türkiye'nin Mevcut Durumu: Türkiye'nin henüz belirgin ve bütüncül bir bilim ve teknoloji politikası olmadığını, daha çok sektörel desteklerle ilerlemeye çalıştığını ifade eden Saçlı, TÜİK'in güncel verileriyle Türkiye'nin mevcut durumunu resmetmektedir. Ar-Ge harcamalarının GSYH içindeki payı %1,42 gibi mütevazı bir seviyede kalsa da, yazar bilişim ve yazılım gibi kilit alanlardaki patlayıcı büyümeye dikkat çekmektedir; zira bu sektör 2023 yılında %93 büyüyerek yaklaşık 25 milyar dolarlık bir hacme ulaşmıştır. Yazar, Türkiye'nin bu alandaki büyük potansiyelini harekete geçirmek için bir dizi somut politika önerisi sunarak makalesini tamamlamaktadır. Bu öneriler arasında öne çıkanlar şunlardır: * Eğitimin yeniden yapılandırılması ve üstün zekâlı çocukların özel programlarla desteklenmesi. * Biyoteknoloji vadilerinin kurulması ve tarım teknolojilerine öncelik verilmesi. * Askerî teknolojiler ve savunma sanayiindeki gelişmelerin desteklenmeye devam edilmesi. * Üniversitelerde rekabeti artıracak teşvik sistemlerinin getirilmesi ve sanayi-üniversite iş birliğinin güçlendirilmesi. Devletlerin geleceğini şekillendiren teknoloji politikalarından sonra dergi, Türk dünyasının geçmişindeki bir modernleşme hareketine, Ceditçiliğe odaklanarak farklı bir tarihsel ve fikrî süreci mercek altına alıyor. 4. Levent Edige Özdemir - "Ceditçilik Üzerine Birkaç Not ve Özbekistan İzlenimleri" Levent Edige Özdemir, Türk dünyasındaki modernleşme hareketlerinin en önemli sacayaklarından biri olan "ceditçilik" kavramının günümüzdeki anlam belirsizliğini ve kavramsal dağınıklığını sorgularken, bu tarihsel mirasın modern Özbekistan'daki canlı izlerini kişisel gözlemleriyle birleştirerek okuyucuya aktarmaktadır. Makale, ceditçiliğin tek tip bir ideolojiye indirgenemeyecek kadar dinamik ve çok katmanlı bir "zihniyet değişimi" olduğunu savunarak, Türk modernleşme tecrübelerine yönelik aşırı basitleştirilmiş anlatılara meydan okumaktadır. Yazarın temel tezleri ve gözlemleri iki ana başlık altında toplanabilir: * Kavramsal Belirsizlik Sorunu: Özdemir, farklı araştırmacıların "cedit" kavramını bazen bir zihniyet devrimi, bazen pedag_ojik bir yenilik, bazen de siyasi bir reform hareketi olarak kullanmasının, konunun bütüncül anlaşılmasının önünde bir engel teşkil ettiğini belirtmektedir. Bu kavramsal muğlaklığın giderilmesi için ceditçiliğin, her Türk halkının kendi modernleşme tecrübesi içinde ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini savunur. * Özbekistan'daki Ceditçi Miras: Yazar, Taşkent, Semerkant ve Buhara'yı kapsayan gezisi sırasında ceditçiliğin günümüz Özbekistan'ında hem devlet politikalarında hem de kamusal alanda nasıl canlı bir miras olarak yaşadığına dair somut gözlemlerini aktarır. Bu gözlemler arasında; Çarlık ve Sovyet döneminde katledilen ceditçi aydınlara adanmış Qatag’on Qurbonlari Xotirasi Muzeyi, popüler bir Özbek şarkısı olan Jadidlarim (Ceditçilerim) ve kitapçılarda ceditçilikle ilgili yayınlara ayrılmış raflar gibi canlı örnekler yer almaktadır. Özdemir, makalesini ceditçilik deneyiminden bugüne aktarılabilecek temel ilkeleri (taklitçilikten kaçınma, düşünsel tartışmaları canlı tutma) hatırlatarak sonlandırır. Bu mirasın, geçmişe yönelik bir nostaljiden öte, günümüzün kültürel ve siyasi meselelerine hâlâ rehberlik edebilecek bir potansiyel taşıdığını vurgular. Ceditçilik gibi tarihsel bir modernleşme hareketinin analizinden sonra, dergi bu kez Millî Mücadele dönemindeki bir kurumsal modernleşme hamlesine, Türkiye'nin ilk enformasyon teşkilatının kuruluşuna odaklanıyor. 5. Gürkan Polat - "Millî Mücadele’de Enformasyon: Matbuat ve İstihbarat Müdiriyet-i Umumiyesi’nin Kurumsal Mantığı" Gürkan Polat, bu akademik makalesinde Millî Mücadele döneminde kurulan Matbuat ve İstihbarat Müdiriyet-i Umumiyesi'ni yeniden yorumlayarak, bu kurumun klasik bir basın denetleme veya istihbarat toplama organı olmanın çok ötesinde, bilginin toplanması, işlenmesi ve stratejik bir güce dönüştürülmesini yöneten modern bir "enformasyon teşkilatı" olduğunu savunmaktadır. Bu özgün tez, kurumun kuruluş mantığını ve işlevini yeni bir çerçeveye oturtarak, onu günümüzdeki devlet iletişim aygıtlarının bir öncülü olarak konumlandırmaktadır. Yazarın kurumsal analizi şu adımları takip ederek derinleşmektedir: * Kuruluş Gerekçesi ve Zihniyet Farkı: Polat, Millî Mücadele'nin başlangıcında Ankara'nın en büyük sorunlarından birinin dağınık ve kirli bilgi ortamı olduğunu belirtir. Bu ihtiyaca cevap olarak kurulan Müdürlüğün, İstanbul Hükümeti'nin sansürcü Matbuat Umum Müdürlüğü'nden temel bir zihniyet farkıyla ayrıldığını vurgular. * Fonksiyonel Analiz: "Matbuat" ve "İstihbarat": Yazar, kurumun adındaki iki anahtar kelimenin gerçek işlevini analiz eder. "Matbuat" fonksiyonunun sansürden çok, dış basını izleme ve haber akışını kontrol etme amacı taşıdığını belirtir. "İstihbarat" fonksiyonunun ise modern anlamda casusluk yerine, temel olarak iç ve dış basını sistematik olarak takip eden bir "açık kaynak istihbaratı (OSINT)" merkezi gibi çalıştığını ortaya koyar. * Kurumsal Mantık: Müdürlüğün dört ana şubesi (İstihbarat, Matbuat, Tercüme, Matbaa) arasındaki bilgi akışının döngüsel bir yapıya sahip olduğunu anlatır. İstihbarat Şubesi'nin topladığı bilgi, Matbuat Şubesi tarafından haberleştirilir, Tercüme Şubesi tarafından çevrilir ve Matbaa Şubesi'nde propaganda materyaline dönüştürülür. Bu döngü, kurumun basın, istihbarat ve propagandayı birer araç olarak kullanan, bütüncül bir "enformasyon kontrol idaresi" olduğu tezini güçlendirir. Polat, bu kurumun sadece Millî Mücadele'nin kazanılmasında değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin bilgiyle kurduğu ilişkinin dönüşümünde de kilit bir rol oynadığını belirterek, günümüzdeki İletişim Başkanlığı gibi kurumların dolaylı bir öncülü sayılabileceği tespitiyle makalesini sonlandırır. Millî Mücadele'nin modern kurumlarından, Türk tarihinin efsanevi köklerine uzanan bir sonraki makale, Afrasyab efsanesini tarihsel bir gerçeklik zemininde ele alıyor. 6. Anvar Yusupov - "Türkistan’da Afrasyab’ın Mirası" Araştırmacı-Yazar Anvar Yusupov, Türk devlet geleneğinin kurucusu olarak kabul edilen Afrasyab'ı (Alp Er Tunga), efsanevi bir figür olmaktan çıkarıp tarihsel bir şahsiyet olarak konumlandıran kapsamlı bir analiz sunmaktadır. Makale, Avesta'dan Şahname'ye, Divânû Lügati’t-Türk'ten antik Batılı tarihçilere kadar geniş bir kaynak yelpazesini karşılaştırarak Afrasyab'ın Türkistan coğrafyasındaki derin ve kalıcı mirasını gözler önüne sermektedir. Bu çalışma, Afrasyab'ı Türk devlet tarihinin merkezine yerleştirme yönünde güçlü bir iddia ortaya koymaktadır. Yazarın temel argümanları ve ulaştığı sonuçlar şu temalar etrafında toplanmaktadır: * Afrasyab'ın Tarihsel Kimliği: Yusupov, Afrasyab'ın Avesta'da Frangrasyan, Roma kaynaklarında Tanayis ve Türk kaynaklarında Tonğa Alp Er gibi farklı isimlerle anılmasına rağmen, tüm bu isimlerin aynı tarihî kişiyi işaret ettiğini savunmaktadır. Kaşgarlı Mahmud ve Yusuf Has Hacib gibi Türk-İslam medeniyetinin kurucu metinlerinde onun Türklerin büyük hakanı olarak tanımlandığını vurgular. * Afrasyab ve İskitler (Oğuzlar) Bağlantısı: Yazar, Herodot gibi antik Yunan, Pompei Trog gibi Roma ve Ermeni kaynaklarının İskitleri Türklerle bir tuttuğunu belirtir. Asur ve Babil kroniklerinde geçen "Aşguz/İşkuz" isimlerinin, "Oğuz" kelimesinin farklı dillerdeki telaffuz biçimleri olabileceği tezini öne sürer. Bu tez, Afrasyab'ın hâkimiyetini Oğuzların tarihsel varlığıyla birleştiren güçlü bir argüman sunar. * Afrasyab'ın Mirası (İdari Sistem, Devletler ve Şehirler): Afrasyab'ın mirasının sadece bir isimden ibaret olmadığını, somut bir devlet geleneği oluşturduğunu kanıtlar. "Han", "Kağan", "Katun" ve "Tigin" gibi Türk devlet unvanlarının kökenini Afrasyab'a dayandırır. Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular gibi büyük Türk devletlerinin, soylarını Afrasyab'a bağlayarak siyasi meşruiyetlerini güçlendirdiklerini açıklar. Ayrıca Kaşgar, Semerkant, Buhara ve Merv gibi kadim Türk şehirlerinin kurucusunun Afrasyab olduğunu tarihî kaynaklarla destekler. Yusupov, Semerkant'taki ünlü Şîrdâr Medresesi'nin taç kapısında yer alan kaplan (tonğa) ve güneş tasvirinin, basit bir süsleme olmayıp Afrasyab hâkimiyetinin kadim tuğrası (arması) olduğu yorumunu yaparak makalesini sonlandırır. Bu güçlü sembol üzerinden, Türk devlet tarihinin başlangıcının Afrasyab'a dayandırılması gerektiği yönünde önemli bir çağrıda bulunur. Türk tarihinin bu kadim köklerinden, dergi bu kez sanat ve felsefenin soyut ve bir o kadar da çetrefilli dünyasına kapı aralıyor. 7. Süleyman Eryiğit - "Sanat ve Felsefe: Sanatçı ve Eseri Felsefenin Neresine Düşer?" Süleyman Eryiğit, Sanat ve Felsefe başlıklı makalesinde, özellikle resim ve heykel gibi görsel sanatların felsefe ile olan ilişkisini ve "hakikat" arayışındaki konumunu radikal bir eleştiriye tabi tutmaktadır. Yazar, modern sanatın bazı akımlarını estetik bir arayıştan ziyade, psikolojik bir dışavurum ve "yaratma" eylemindeki bir "küstahlık" olarak nitelendirerek kışkırtıcı bir sorgulama başlatır. Bu yaklaşım, sadece bir estetik eleştiri değil, aynı zamanda sanatçının rolüne ve yaratma eylemine dair yerleşik seküler-modernist sanat anlayışına yönelik muhafazakâr bir felsefi meydan okumadır. Eryiğit'in temel argümanları ve sorgulamaları şu başlıklar altında özetlenebilir: * Felsefe ve Sanatın "Hakikat" Arayışı: Yazar, felsefenin temel amacının, görünür gerçekliğin ötesindeki "aşkın" hakikati aramak olduğunu belirtir. Ancak sanatçının bu arayıştaki rolünün son derece şüpheli olduğunu savunur ve sanatın felsefe gibi tümel bir anlama ulaşıp ulaşamadığını sorgular. * Sanatçının "Yaratma" Eylemi ve "Küstahlığı": Eryiğit, sanatçının "yaratma" eylemini, ilahi yaratıcının rolüne soyunma çabası olarak yorumlar. Özellikle Picasso ve Dali gibi modernist sanatçıların, doğada var olan estetik bütünü parçalayarak yeni bir form "yaratma" girişimini, Tanrı'ya veya doğaya kafa tutan "küstahça" bir tavır olarak değerlendirir. * Modern Sanata Psikanalitik Eleştiri: Yazar, psikiyatrist George Frankl'dan yaptığı uzun alıntılarla modern sanatın bazı tezahürlerine psikanalitik bir eleştiri getirir. Bu akımları, estetik bir kaygıdan çok, bastırılmış saldırgan ve yıkıcı dürtülerin, öfke ve hezeyanların bir dışavurumu olarak görür. Bu tür sanatın, felsefeden ziyade psikiyatrinin konusu olduğunu ima eder. Eryiğit, makalesini sanatın sınır ve değer tanımazlık olamayacağı fikriyle tamamlar. Sanatçıların, "Tanrı'ya rağmen yaratıcı olma" çabasında bile estetik ve ahlaki sınırları gözetmesi gerektiği yönündeki eleştirel duruşunu net bir şekilde ortaya koyar. Sanat ve felsefeye dair bu soyut tartışmadan sonra, dergi bizi Osmanlı'nın son dönemindeki siyasi yaşamın somut ve renkli anılarına götürüyor. 8. Eren Koçdemir - "Eski Âyan Meclisi’nin İç Yüzü: Selâhattin Enis’in Siyasi Hatıraları" Eren Koçdemir'in derlediği bu yazı, yazar ve bürokrat Salâhattin Enis’in 1937 yılında Son Posta gazetesinde tefrika ettiği siyasi hatıralarını gün yüzüne çıkarıyor. Bu hatıralar, Osmanlı'nın son dönemindeki Âyan Meclisi'nin resmî ve ciddi kimliğinin ardındaki insani dünyayı, renkli kişilikleri, trajikomik olayları ve dönemin atmosferini canlı ve mizahi bir dille okuyucuya aktarmaktadır. Hatıralarda öne çıkan anekdotlar ve kişilikler şunlardır: * Kahvecibaşı Emin Ağa: Meclisin en "mühim" şahsiyetlerinden biri olarak tasvir edilen Erzincanlı Emin Ağa, pervasız ve tok sözlü karakteriyle öne çıkar. Âyan Reisi Ahmet Rıza Bey'in kahvesi gecikince kendisine çıkışmasına verdiği cevap, onun meclisteki özgün konumunu özetler: * Müşir Fuat Paşa'nın Hiddeti ve Cömertliği: Paşanın asabi ve cömert karakteri iki olayla resmedilir. Birincisinde, Müşir Osman Paşa'nın Azaryan Efendi ile şakalaşmasına sinirlenerek sandalyesini kapıp Azaryan Efendi'nin üzerine yürümesi anlatılır. İkincisinde ise yalısının salonuna büyük gelen çok değerli bir Acem halısı için döşemeciye verdiği emir, onun paraya verdiği değeri gösterir: * Muhasebeci İsmet'in Zor Anları: Meclisin muhasebecisi İsmet'in, sürekli avans isteyen ve laftan anlamayan bir paşadan kurtulmak için yaşadığı trajikomik olay, dönemin bürokrasisindeki insani zorlukları gözler önüne serer. Paşadan kaçmak için çareyi, pencereye dayadığı bir merdivenle daireden firar etmekte bulur. * Meclisin Kuvvetli Hatipleri: Lütfi Fikri, Nail Bey ve Topçu Rıza Paşa gibi dönemin güçlü hatiplerinin meclis kürsüsündeki etkileri canlı bir dille betimlenir. Özellikle Nail Bey'in hitabet gücü, 50'den fazla maddesi olan bir kanunun neredeyse tamamını tek başına tadil ettirmesiyle örneklendirilir: * Paşaların Farklı Karakterleri: Hatıralar, maaşını yankesicilerden korumak için banknotları iç çamaşırının paçalarına dolduran cimri paşa ile maaşını alır almaz hemen altına çeviren Müşir Osman Paşa gibi birbirinden zıt karakterleri karşılaştırarak dönemin insan manzaralarını sunar. Salâhattin Enis'in bu hatıraları, resmî tarih yazımının soğuk dilinin aksine, Osmanlı'nın son dönemindeki idarecilerin ve kurumların insani, zayıf ve eğlenceli yönlerini ortaya koyarak tarihe daha sıcak ve canlı bir pencere açmaktadır. Osmanlı'nın son demlerinden, Soğuk Savaş yıllarındaki Türk Dünyası muhaceret tarihinin daha az bilinen bir sayfasına geçiş yapıyoruz. 9. Ömer Özcan - "Türk Dünyası Siyasi Muhaceret Tarihinden Bir Safha" Ömer Özcan, bu akademik makalesinde, Soğuk Savaş döneminde Türk Dünyası siyasi muhaceretinin önemli merkezlerinden biri olan Münih'teki "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü"nü ve bu enstitünün yayın organı olan Dergi'yi mercek altına almaktadır. Makalenin odak noktasını, Kuzey Kafkasyalı aydın Dr. Vasfi Güsar'ın, Dergi'nin ilk dört sayısına yönelik kaleme aldığı eleştirel mektup oluşturmaktadır. Özcan, bu mektubu sadece aktarmakla kalmayıp, kendi dipnotlarıyla tarihsel bir bağlama oturtarak muhaceretteki farklı millî gruplar arasındaki fikir ayrılıklarını ve gerilimleri katmanlı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Makalede aktarılan tarihsel süreç ve Dr. Güsar'ın mektubundaki temel eleştiriler şunlardır: * Enstitü ve __Dergi__'nin Kuruluşu: 1950'de "Bolşevizmden Kurtarma Amerikan Komitesi"nin desteğiyle Münih'te kurulan enstitünün amacı, Sovyetler Birliği üzerine bilimsel araştırmalar yapmaktı. 1955'te Dr. Edige Mustafa Kırımal yönetiminde yayın hayatına başlayan Dergi ise bu çalışmaların Türkçe konuşan dünyaya ulaştırılmasını hedefliyordu. * Dr. Vasfi Güsar'ın Eleştirileri: Güsar, 1956 tarihli mektubunda Dergi'ye yönelik sert eleştiriler yöneltir. Bu eleştiriler üç ana noktada toplanır: * Azeri Şovenizmi: Derginin içeriğinin büyük ölçüde Azerbaycan odaklı olduğunu ve bir "Azerbaycan broşürü" gibi davrandığını iddia eder. * Rus Etkisi ve Bölücülük: Yazarların çoğunun Rus mekteplerinde yetiştiğini ve Kuzey Kafkasyalıları (Çerkesleri) "parçala ve hükmet" mantığıyla, Rus siyasetine benzer şekilde kabilelere ayırdığını savunur. * Turancılık Tehlikesi: Turancılık ideolojisinin, nüfusunun çoğunluğu Turanî olmayan Kuzey Kafkasya için komünizm kadar, hatta daha tehlikeli bir fikir olduğunu öne sürer. Ömer Özcan, Güsar'ın bu eleştirilerini aktarmakla yetinmez; düştüğü dipnotlarla konuya tarihsel bir bağlam kazandırır. Güsar'ın iddialarına karşılık, Azerbaycanlı aydınların muhaceretteki yayıncılık faaliyetlerindeki etkinliğine ve Kuzey Kafkasyalı liderlerin kendi içlerindeki tutumlarının da bu sonuçta payı olduğuna işaret ederek dengeli bir perspektif sunar. Soğuk Savaş dönemindeki bu fikrî mücadelelerden, Türkiye'nin yakın tarihinde derin izler bırakan 12 Eylül davasının analizine geçiyoruz. 10. Ahmet Şahin - "Davanın Davası: 12 Eylül Ülkücü Kuruluşlar Davası Hakkında Mahir Durakoğlu ve Raşit Demirtaş ile Bir Mülakat" Ahmet Şahin'in gerçekleştirdiği bu röportaj, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından açılan ve Türk siyasi tarihinin en önemli davalarından biri olan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nı, Mahir Durakoğlu ve Raşit Demirtaş tarafından kaleme alınan Dava’nın Davası kitabı ekseninde çok yönlü bir şekilde ele almaktadır. Röportaj, davanın hukuki boyutlarının ötesinde, insani trajedileri, avukatların fedakârlıklarını ve davanın bizzat Türk milliyetçiliği fikrini yargılamayı hedefleyen siyasi niteliğini gözler önüne sermektedir. Röportajda öne çıkan temel konular şunlardır: * Davanın "Kurgulanmış" Niteliği: Durakoğlu ve Demirtaş, davanın hukuki bir yargılamadan çok, delilleri darbeden önce üretilmiş, hedefi sadece sanıkları değil, Türk milliyetçiliği fikrini mahkûm etmek olan "düzmece bir dava" olduğunu savunmaktadır. Müşterek savunmadan yapılan alıntı bu tezi özetlemektedir: * C-5 Karakolu ve İşkence: Davanın hazırlık soruşturmasının yürütüldüğü ve "cehennem karakolu" olarak anılan C-5'te, işkencenin münferit bir olay değil, sistematik ve kurumsal bir devlet pratiği olduğu vurgulanmaktadır. İşkencelerin amacı, sanıkların kişiliklerini ezmek ve sahte itiraflar üretmekti. * Savunmanın Rolü ve Avukatların Fedakarlığı: Darbenin yarattığı korku ikliminde, davanın savunmasını üstlenen az sayıda avukatın gösterdiği fedakârlık öne çıkarılmaktadır. Özellikle Av. Şerafettin Yılmaz'ın hukuk bürosunun, yedi yıl boyunca hiçbir maddi karşılık beklemeden, davanın hukuki ve sosyal yükünü omuzlayan bir dayanışma ve direniş merkezine dönüştüğü anlatılmaktadır. * Davanın Siyasi ve Tarihsel Anlamı: Röportajda, davanın temel amacının, 1960-80 arasında emperyalizmin her türüne karşı mücadele eden ülkücü hareketin cezalandırılması olduğu belirtilmektedir. Dava, bu yönüyle "Kuva-yı Milliye ruhunu baltalayan" siyasi bir hesaplaşma olarak nitelendirilmektedir. Bu mülakat, 12 Eylül'ün en karanlık sayfalarından birini aydınlatarak, tarihsel bir davanın toplumsal hafızadaki yerini pekiştirme ve gelecek nesillere aktarma misyonunu üstlenmektedir. Davanın merkezinde yargılanan Türk milliyetçiliği fikrinin bugünü ve geleceği ise bir sonraki makalenin konusunu oluşturmaktadır. 11. Semih Yapıcı - "Türk Milliyetçilerine Güvenmek" Semih Yapıcı, 21. yüzyılda küreselleşmenin yarattığı hayal kırıklığının ardından yeniden yükselen ulus-devlet ve milliyetçilik olgusu bağlamında, Türk milliyetçiliğinin geleceği için en temel ve acil ihtiyacın "güven" olduğunu savunmaktadır. Makale, sadece devlete olan güvenden değil, daha da önemlisi, Türk milliyetçilerinin birbirlerine duyduğu güvenden yola çıkarak, bir hareketin stratejik başarısı için içsel uyumun vazgeçilmezliğini vurgulayan analitik ve samimi bir çağrı niteliği taşımaktadır. Yazarın "güven" üzerine inşa ettiği temel argümanlar şunlardır: * Ulus-Devletin Temeli Olarak Güven: Yapıcı, bir devletin gerçek gücünün maddi unsurlardan ziyade, vatandaşlarının ortak bir kimliğe ve en önemlisi birbirlerine duyduğu güvende yattığını vurgular. Cumhuriyet'in, Türk milletinin kendi kaderini eline alarak bu güveni tesis etmesiyle kurulduğunu hatırlatır. * Türk Milliyetçileri Arasındaki Güven Eksikliği: Günümüzde Türk milliyetçiliği fikrinin yaşadığı dağınıklığın ve zafiyetin temelinde, farklı grup ve kişilerin birbirlerine duyduğu güvensizliğin yattığını belirtir. Bu durumun, ortak hedeflere ulaşmayı engellediğini ve hareketi zayıflattığını savunur. * Güvenin İnşası: Yazar, güvenin kör bir sadakat veya kişisel bağlılıkla değil; ortak emek, şeffaflık, hesap verebilirlik, hataları kabullenme ve birlikte telafi etme erdemiyle inşa edilebileceğini açıklar. Başkalarının başarısını kendi varlığına tehdit olarak gören bir anlayışın millete umut olamayacağını net bir dille ifade eder. Yapıcı, makalesini bir umut ve çağrıyla sonlandırır. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılının, ancak birbirine güvenen, birbirinin yükünü omuzlayan, üreten ve sorgulayan milliyetçilerin ortak çabasıyla bir "yeniden doğuş yüzyılı" olabileceğini vurgular. 12. Dergiden Haberler Bu bölümde, Türk Ocakları'nın Genel Merkezi, şubeleri ve Türk Dünyası'ndaki son dönem faaliyetleri ve önemli gelişmeler kısa başlıklar halinde sunulmaktadır. * Genel Merkez Faaliyetleri: * Ocakbaşı Sohbetleri: Prof. Dr. Mehmet Öz, Roza Kurban, Prof. Dr. Ender Ethem Atay ve Prof. Dr. Mehmet Akif Okur gibi isimlerin katılımıyla "Türkiye'nin Terörle İmtihanı", "Tatar Aydınları", "Mahallî İdareler" ve "Küresizleşme" gibi güncel konular ele alındı. * Hars Heyeti Toplantısı: 12 Ekim'de Hars Heyeti ve Danışma Kurulu üyeleri, güncel meseleler ve gelecek bilimsel toplantılar üzerine bir istişare toplantısı gerçekleştirdi. * Şube Faaliyetleri: * Çanakkale: "Ergenekon", "Roma Tarihi" ve "At Sırtında Kurulan Medeniyet Türkler" başlıklı konferanslar düzenlendi. * Elazığ: Sinema ve Türkiye'deki bölücülük üzerine konferanslar gerçekleştirildi. * Eskişehir: "Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tarihî Devamlılık", "Sosyal Medya ve Dinî İletişim" ve "Türkistan Gezisi" konulu Perşembe Sohbetleri yapıldı. * Giresun: Attilâ İlhan, Atatürk dönemi hukuk pratikleri ve yerel tarih üzerine konferanslar düzenlendi. * Niğde: "İsrail-İran Çatıması", "Türk Milliyetçiliği" ve "İslam Dünyasına Türk Gözüyle Bakmak" gibi konularda etkinlikler gerçekleştirildi. * Türk Dünyasından Gelişmeler: * Kerkük'te Türkçe Tabelalar: Irak Türkmen Cephesi'nin girişimiyle Kerkük'teki kamu kurumlarına Türkçe tabelalar asılmaya başlandı. * __Türklerin Acıları__ Kitabı Yayımlandı: Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz'un editörlüğünde hazırlanan ve Türklerin uğradığı zulümleri ele alan kitap yayımlandı. Kitabın gelirlerinin öğrencilere burs olarak dağıtılacağı açıklandı. * 1. Türkoloji Kurultayı'nın 100. Yılı: Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in kararıyla, kurultayın 100. yıl dönümünün 2026'da Bakü'de kutlanacağı açıklandı. * KKTC Seçimleri: Tufan Erhürman, KKTC'nin 6. Cumhurbaşkanı seçilerek mazbatasını aldı. * Şuşa'da Ortopedi Kongresi: TİKA'nın desteğiyle 5. Türk Dünyası Ortopedi ve Travmatoloji Kongresi, Azerbaycan'ın kültür başkenti Şuşa'da düzenlendi. * Bakü'de Kadın Çalıştayı: Umay Ana Türk Dünyası Kadınlar Birliği'nin koordinatörlüğünde 2. Uluslararası Türk Dünyası’nda Kadın Çalıştayı Bakü'de gerçekleştirildi. * Ankara Haftası Kutlamaları: 5-13 Ekim Uluslararası Başkent Ankara Haftası, Türk Dünyası’ndan gelen sanatçıların katılımıyla çeşitli ilçelerde kutlandı. --- Sonuç Türk Yurdu dergisinin 459. sayısı, Türkiye'nin güncel beka sorunlarından ulus-devletin evrensel krizine, bilim ve teknoloji gibi stratejik alanlardan Türk tarihinin kadim köklerine, sanat felsefesinden yakın tarihin travmatik anılarına kadar uzanan geniş ve derinlikli bir entelektüel yelpaze sunmaktadır. Makaleler arasında, birbirinden bağımsız görünseler de, millî kimliğin korunması, tarihsel süreklilik bilinci, modernleşme sancıları ve devletin geleceği gibi ortak temaların işlendiği gözlemlenmektedir. Mehmet Öz'ün beka sorunlarına dair bütüncül uyarısı, Milay Köktürk'ün ulus-devletin dijital çağdaki varoluşsal krizini analiz etmesiyle küresel bir bağlama oturmakta; Semih Yapıcı'nın "güven" çağrısı ise bu tehditlere karşı içsel bir cevap sunmaktadır. Dergi, bu sayısıyla hem güncel sorunlara yönelik analizler sunmakta hem de okuyucusunu tarihsel ve felsefi bir tefekküre davet ederek, Türk düşünce hayatındaki öncü rolünü bir kez daha teyit etmektedir.
Tarih
Türk Yurdu - Sayı 459 (Kasım 2025)Türk Yurdu Dergisi · Türk Yurdu Yayınları · 20251 okunma
·
865 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.