·160 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Kasım 2025 12:26 O nasıl aşktır, o nasıl sevmektir! Ne güzeldir, bir insan tarafından böylesine içten ve saf bir şekilde sevilmek... Ve ne acıdır bu duygulardan yoksun bir çağda yaşamak!
Büyük yazarlarımızdan Sabahattin Ali'nin eşine ve kızına yazdığı mektuplar yer alıyor bu kitapta. Kitabı okurken aynı zamanda yazarın hissettiği her şeyi soluyoruz sanki. Sabahattin Ali'nin Aliye Hanım'a duyduğu o derin, kırılgan ve korumacı sevgi insanın kalbine dokunuyor. Titizlikle seçilmiş kelimeler, nazikçe kurulmuş cümleler ile bağlıyor insanı kendine. İncitmekten korkar gibi seviyor Sabahattin Ali. Özlem duyuyor, umut saklıyor hassas kalbinde. Nadir rastlanan bir aşkla kıskandırıyor adeta herkesi, 'Ne şanslı kadın!' dedirttiriyor kıymetlisi Aliye Hanım'ın arkasından.
Kitabın daha ilk sayfasında anladım, okurken gözyaşlarımın da bana eşlik edeceğini. Kitap hüzünlü olduğundan değil! Günümüzde böylesine gerçek ve saf aşklar olmamasını, modern zamanın hızlı ve yüzeysel ilişkilerini düşündüm hep okurken. Buydu zaten bir yandan gülümseyip bir yandan gözümün dolmasına neden olan. Yanlış zamanda gelmişsin şu dünyaya dedim kendi kendime, bu çağa ait değilmişim gibi hissettim.
Yazarın diğer kitaplarının aksine sadece kalemiyle değil, ruhuyla da tanışıyoruz. Gerçek Sabahattin Ali'yi görüyoruz. Sevgili, nişanlı, eş, baba ve bazen de mahkum Sabahattin Ali'yi görüyoruz. İnanılmaz bir keyif veriyor çok sevdiğim bu yazarı iyice yakından görmek. Eşine verdiği kıymet, kızıyla olan ilişkisindeki naifliği daha bir çekiyor beni yazara, 'Hah evet,' diyorum, 'boşuna sevmiyormuşum ben bu yazarı. Nasıl da müthiş bir insanmış!'. Ailesi dışında işi, dostları ve çevresi ile olan ilişkilerine de şahit oluyoruz. Yeri geliyor haksız yere tutuklanmalarına üzülüyoruz. Hapis yattığı dönemlerde yazdıkları ise daha bir sızlatıyor insanın yüreğini. Her şeye rağmen, içinde bulunduğu talihsiz vaziyetlere rağmen ailesine umudunuzu kaybetmeyin demesi... Belki inanarak yazmıyordu o cümleleri, belki de makûs kaderinden şikayetçi olan en çok oydu. Fakat yine de hem karısına hem de kızına teselli veriyordu. Müthiş bir baba ve müthiş bir eş!
Dikkatimi çeken bir kısım oldu kitabı okurken. Zaten sevdiğim, eserlerini zevkle okuduğum bir yazar Sabahattin Ali. Diğer eserlerinde de gördüğüm yalnızlık temasını burada, yazarın kendi hayatında da gördüm. Ve fark ettim ki kitaplarındaki yalnızlığın kaynağı yazarın ta kendisiymiş! Kalabalıklar içinde yalnızlık çeken insanları yazan yazar, meğer kendinden parçalar bırakıyormuş o karakterlere. İşte tam bu noktada Aliye Hanım'ın hayatına girmesi ilaç olmuş Sabahattin Ali'ye, aşk ile iyileşmiş. Kızları Filiz' in dünyaya gelmesi ile de ruhu tamamlanmış sanki. Belki de ona tekrar bir hayat bahşettiği için Canım Aliye, ruhunu tamamladığı için de Ruhum Filiz diyordur onlara.
Sözün özü, bu eser yazarı daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir aracı. Aynı zamanda saf sevgiyi, bir insanın bir insana duyduğu o naif aşkı, yazarın ruhunun derinliğini deneyimlemek isteyen herkes için de yerinde bir kitaptır. Her kelimede kalbinizin titreyeceğine emin olabilirsiniz. Özellikle kendinizi kötü hissettiğiniz, elem duyduğunuz bir zamanda okursanız, bu kitap ruhunuza şifa gibi gelebilir. Hem yazarın da dediği gibi "İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu." Kitaplarımız gibi dostlarımız olduğu için ne kadar şanslıyız! Hele bir de böylesi derin bir yazarın sayfalarında buluşmuşsak!