10/10
·264 syf.··
Beğendi
·
2025 18. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 09 Kasım 2025 21:32
73’te doğan Firuzan, ruhlar arasında yolculuk ederken büyük büyük ninesi Umay’dan başlayarak dört kuşak boyunca kadınların yaşadıkları bireysel ve toplumsal felaketle anlatıyor. Erkek egemen bir dünyada kadınların yaşamlarını şekillendiren farklı bakış açılarıyla anlatılan bu roman, tarihsel bir panorama sunarken, aynı zamanda güçlü bir eleştirel dille toplumsal hafızayı sorgulamaya itiyor bence. Romanın Umay’ın hikâyesiyle, yani 1600’lü yıllarda, sisli, karanlık, inançla korkunun iç içe geçtiği bir zamanda başlaması; ruhların fısıldadığı, halatın ve fistanın anlatıcıya dönüştüğü bir atmosferle açılması, doğal olarak bende bir “masal hissi” uyandırdı. Zamanın çizgisel olmayışı, kuşaklararası geçişlerin neredeyse bir sözlü gelenek gibi aktarılması da bu hissi besliyor olabilir. Ama “Firuzan” gerçekliği ele alış biçimiyle gerek modern, gerekse geleneksel masaldan ayrışıyor. Tam aksine, masalın biçimini kullanarak gerçekliğin en çıplak, en can yakan hâlini anlatmak isteyen bir metin. Masal gibi görünen şey aslında yaşanmışlıklardan derlenen kolektif bir hafıza. Yani, evet, form olarak bazı yerlerde masalsı tınılar var; ama içerik olarak masaldan çok uzak. Araştırdığıma göre bunu da bilinçli bir tercih etmiş: Okurun yumuşak bir sesle girdikleri anlatının ortasında, hayatın sertliğine çarpmasını istedi bence. Kitabın en dikkat çekici özelliklerinden biri, yazarın bestelemiş olduğu müziklerin dramatik sahnelerin atmosferini desteklemesi olmuş. Kitapta yer alan QR kodları aracılığıyla bu özgün müziklere erişerek romanın çok katmanlı yapısını daha derinlemesine deneyimleme fırsatım oldu. Araf’ı yalnızca ölümle yaşam arasındaki geçici bir durak olarak görmedim. Benim için Araf, hepimizin içinde taşıdığı bir yer. Ne tam hayatta olduğumuz ne de büsbütün yok sayıldığımız o gri alan. “Firuzan”da Araf’a bir mekândan fazlası, bir ruh hâli, bir var olamama biçimi diyebiliriz sanırım. Yaşarken susan, öldüğünde bile konuşamayanların -belki de en kalabalık kitlenin- toplandığı yer. Bedeninden çok sesinin asılı kaldığı bir boşluk. Bu yüzden Araf’ı sadece ölümden sonrasına değil, romanın her anına yaymış bence. Bana göre Araf, doğduğunda sevinçle karşılanmayan, büyüdüğünde korunamayan, öldüğünde unutulanların ortak adresi. Firuzan da, Maria da oradan konuşuyor aslında: Yeryüzüne tutunamamış, göğe de yükselememiş ama hâlâ hikâyesi tamamlanmamış ruhlar gibi. Kadına yönelen şiddet, bireysel değil, sistematik. Bu mesele sadece şimdiye ait bir kriz değil, geçmişten bugüne taşınmış köklü bir adaletsizlik. Ama en yakıcı hâliyle bugün de yaşanmaya devam ediyor. Her gün duyduğumuz cinayet haberleri, istismarlar, sessiz kalışlar, yargıdaki boşluklar… Bunların hepsi Firuzan’ın omzunda taşıdığı yükün günümüzdeki izdüşümleri. Bununla birlikte romanın odağı geçmişteki bir acıya değil, bugün de devam eden suskunluğa yöneliyor.
Edebiyat
FiruzanFatih Gezer · Everest Yayınları · 2025468 okunma
·
468 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.