·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Kasım 2025 00:24 Bukowski’nin Postane kitabını okuduğumda ilk hissettiğim şey yorgunluktu. Öyle fiziksel bir yorgunluk değil içimi kemiren insanı kendi hayatından bile soğutan o türden bir yorgunluk. Sanki bu kitapta her cümle postane gibi ağır ve sıkıcıydı ama bir o kadar da gerçek. Her sayfasında bir insanın sistemin çarkları arasında ezilişini duydum ve tuhaf bir şekilde o ses bana çok tanıdık geldi.
“Uyuduğumuzda da ayaklarımızı birbirimizin vücuduna dayamadık eskiden yaptığımız gibi. Birbirimize değmeden uyuduk. İkimizden de bir şeyler çalınmıştı.”
Bu satırı okuduğumda içimde bir şey kırıldı. Çünkü o an sevginin bitişi değil insanın insana olan sıcaklığını kaybedişi geçti gözümden. Bazen sevgiler bitmiyor sadece içinden anlamı çekip alıyor hayat. O dokunmayışta o uzak yatışta aslında bir dönemin kapanışı gizli. İki kişi hala yan yana ama artık birbirine ulaşamıyor. İşte o boşluk insanı delirten türden bir yalnızlık.
“Dışarıdan gazel okumak kolaydır. Ama üzecek seni o adam. Sana şans diliyorum, bebeğim. Sevdiğim birçok yanın var, biliyorsun. Sadece paran için değildi.”
Bu satırlarda Bukowski’nin o acı alayını hissettim ama ben kendi içimde bir başka şeye dönüştürdüm bunu. İnsanın sevdiği birine veda ederken bile kendi yenilgisini saklamaya çalışması gibi geldi bana. Bazen sevdiğimiz insanlar bizi paramparça eder ama biz onları yine de suçlayamayız. Çünkü biliyoruz o da bizim gibi eksik bizim gibi kırık. Belki de aşk birbirimizin eksikliğini taşımayı göze almaktır.
“Vazgeçelim. Rahatımıza bakalım, sevişelim, yürüyüşe çıkalım, sohbet edelim… Bu yaşadığımız hayat herkesin yaşadığı hayat: bizi öldürüyor.”
Bu cümleye geldiğimde kendime sordum gerçekten yaşadığım hayat beni yaşatıyor mu yoksa yavaşça öldürüyor mu Bukowski’nin bu teslimiyeti bende bir isyan duygusu yarattı. Çünkü rahatımıza bakalım dediği şey aslında pes edişin şiiri. Ama garip bir şekilde dürüst bir pes ediş. Ben de bazen onun gibi düşünüyorum belki savaşmayı bırakmak bazen insanın kendi onurunu koruma biçimidir.
“Birinin beni özleyecek olmasına sevindim.”
Bu kadar sade bir cümlede bu kadar çok duygu taşımak mümkün mü? Bunu okuduğumda durup düşündüm. Özlenmek… Aslında hepimizin derdi bu değil mi birinin bizi hatırlaması birinin yokluğumuzu hissetmesi. Bu cümlede bir çocuk gibi saf bir mutluluk var bazen koca bir hayatı birinin bizi özlemesi için yaşarız.
“Her salak gidip bir iş dilenebilir; bilgece olan çalışmadan yaşamaktır.”
Burada güldüm ama içimde buruk bir kabulleniş vardı. Çünkü haklıydı. Bizim medeniyet dediğimiz şey insanın kendini köleleştirmesinden başka bir şey değil. Bukowski burada tembelliği değil özgürlüğü savunuyor. Ben bunu bir isyan değil bir farkındalık olarak okudum. Belki de gerçekten bilgece olan sistemin oyunu oynamadan da ayakta kalabilmekti.
“Yüzyıllar bizden yana, bebeğim. Bundan iyisi can sağlığı.”
Kitabın sonunda bu cümleyi okurken gülümsedim. Çünkü bütün o çürümüşlük bütün o umutsuzluk içinde hala gülmeyi başarabilen bir adam vardı karşımda. Belki de insanın en büyük direnişi her şeye rağmen gülümseyebilmektir. Bu cümlede kaderle dalga geçen bir bilgelik var. Evet hayat boktan ama ne yapalım can sağlığına şükür diyebilmek büyük bir cesaret bence.
Postane benim için sadece bir roman değil hayatın içindeki sıkışmışlığın aynasıydı. Bukowski bu kitapta aslında hepimizi yazmış sabahları kalkıp istemediği işe giden akşamları boş bir huzurla yatan arada sevişip gülüp yine de eksik hisseden insanları… Yani bizi.
Onun dili kirli ama gerçek. Cümleleri kaba ama dürüst. Ben bu kitabı okurken dünyayı değiştirmek yerine kendimi anlamayı istedim. Çünkü bazen en devrimci şey sadece kendinle yüzleşebilmek
Okuyacaklara Tavsiyem
Eğer sahici duygulara hayata olduğu gibi bakan bir anlatıma açıksanız Postane sizi içine çeker. Ama sahte umutlara süslü cümlelere alışıksan bu kitap sizi rahatsız eder. Çünkü burada kimse mutlu değil ama herkes gerçek.
Teşekkürler Bukowski. Çünkü bana kendi sıradanlığımı sevmeyi öğrettin. Bazen hiçbir şey olmamanın her şey olmaktan daha özgür hissettirdiğini senin satırlarında gördüm.