Merhabaa. 41 gün süren Savaş ve Barış okumam bitti. Rus klasiklerini okumayı çok seviyorum ve bu uzun süren okuma süreci de benim için güzeldi. Karakterlerin sayısının çok fazla olacağını tahmin ettiğim için bunu sorun etmeden kitabı okumaya başladım ve ilk cildin sonlarına doğru tüm karakterlere tamamıyla hâkim oldum. Karakterlere hâkim olana kadar olan süreç ise bende sorun yaratmadı (Ayrıca Rus klasiklerinde genelde bir sorun olan karakterlerin ikinci üçüncü dördüncü adları bu romanda yoktu. Herkesin adı tekti, bizler gibi.)
Kitabın ilk cildinde savaş durumunu pek görmüyoruz ve genel olarak karakterleri, aileleri tanıyoruz. Karakterler ise genelde sosyeteden, üst tabakadan kişilerden oluşuyor ve yaklaşan savaşın sesleri kendini yavaş yavaş duyururken sosyetenin bu duruma kayıtsızlığını, yaptıkları baloları, dansları, partileri okuyor ve bu durumun ülke yıkımın eşiğine geldiğinde de pek değişmediğini görüyoruz. Ama sorun sadece sosyetenin kayıtsızlığı değildir. 1800'lerin hemen başındaki Fransa ile Rusya arasındaki bir dizi savaşın konu edindiği bu kitapta Rus ordusunun üst düzey isimlerini, komutanlarını, generallerini ülkenin geleceği değil kişisel çıkarlar ilgilendirir.
2. ciltte ise karakterleri ağırlıklı olarak balolarda, partilerde değil savaş meydanlarında daha çok görmeye başlıyoruz. İkinci cildi açıkçası daha çok sevdim. Hem Tolstoy'un kendi görüşlerini de en çok bu ciltte okuyoruz.
kısa kısa
•Tolstoy kitapta yer yer askerlerin savaş öncesi ve savaş esnasında yaşanan duygu değişimlerini çok iyi yansıtmıştı ve aklıma Erasmus'un "Yaşamayana kolay gelir savaş" sözünü getirmişti.
•Yazar, savaş ve savaşın neden olduğu felaketlerin, ölümlerin suçlularının sadece komutanların ya da kralların/imparatorların değil ordunun en alt kademesinde yer alan askerlerin de suçlu olduğunu söylüyor
"Borodino Savaşı'nda Napolyon hiç kimseye ateş etmemiş, hiç kimseyi öldürmemişti. Bütün bunları erler yapmıştı. Demek ki insanları öldüren o değildi." (2. cilt sayfa 269)
"Bizce Napolyon'un ordularını Vistül'ün berisine çekmeyi reddederek Oldenburg Dükalığı'nı geri vermemesi, ilk Fransız onbaşısının ikinci kez ordu hizmetine gitmeyi isteyip istememesi kadar önemli bir nedendir. Çünkü eğer o onbaşı silah başına gitmeyi reddetseydi bir ikinci, bir üçüncü, bininci onbaşı ya da er hizmete girmeyi istemeseydi Napolyon'un ordusunda o oranda daha az insan ölür, savaş da olmazdı.
Eğer Napolyon, Vistül'ün beri tarafına çekilme teklifini bir hakaret sayıp ordularına taarruz emrini vermeseydi savaş olmayacaktı; ama tüm çavuşlar da ikinci bir kez orduda hizmete girmeye razı olmasalardı gene olmayacaktı." (2. cilt sayfa 11 #286596847 )
(Ki bu düşünceye katılıyorum ek olarak ise bana göre halkın kendisi de krallar, komutanlar, erler kadar savaş suçlusudur) (Taarruz savaşları ise bana göre en acımasız suçtur. Şimdi de öyle geçmişte de. Sırf günümüzde ülkeler arası cephe savaşları, meydan muharebeleri azaldığı için günümüzdeki savaş açmayan ülkelerin insanlarının "evet şu an savaş suçtur ama geçmişte öyle olması gerekiyordu" tarzı savaş lanetlemeleri bana samimiyetsiz geliyor. Tâbi bir de eskiden güçlü olan ülkeler savaşlar, taarruzlar, fetihler yapıp günümüzde aynı ülkeler zayıflayınca aynı ülkenin vatandaşlarının savaşı lanetlemeleri de ayrı bir saçmalık)
•"Krallar/imparatorlar/komutanlar mı kitleleri yönlendiriyor yoksa kitleler mi kralları/imparatorları/komutanları yönlendiriyor?" sorusu kitapta ele alınmıştı ve Tolstoy bu sorunun cevabını halk kitleleri olarak veriyor. (Ben net cevap veremiyorum bu konuda. Halk/millet nasıl ki lidere başka çıkış kapısı bırakmayıp lideri istediği gibi yönlendirebiliyorsa lider ve onun yanındakiler de propaganda yoluyla halkı yönlendirebiliyor.) Ayrıca "tarihi/geçmişi anlamak ve meydana gelen olayları ve nedenlerini anlamak için krallara/imparatorlara/komutanlara mı ağırlık vermeliyiz yoksa halka/kitleye mi?" sorusuna da Tolstoy, halk cevabını veriyor ve tarihçilerin bunu yapmamasını eleştiriyor. #287379927
•Tolstoy tarihçilerin tarihte yaşanan büyük olaylar ve savaşları o anda yaşananlara göre değil o büyük olay ya da savaş sona erince sonuca göre yorumlama eğilimini de eleştiriyor ki bu düşünceye katılıyorum
"Savaş kazanılmazsa en kusursuz, en inceden inceye düşünülerek hazırlanmış harekat planı bile kötü görünür ve askerlik uzmanları onu ciddiyetle eleştirir. Ama savaş kazanılırsa en kötü harekat planı ve en saçma emirler bile çok yerinde görünür. Hatta birçok ciddi insan da oturup bu kötü emirlerin ne kadar doğru olduklarını ispatlamak için ciltlerce kitap yazar." #287293170
Ayrıca: #287121445
•Tolstoy "tarihte yaşanan büyük olayların nedenleri nedir" sorusuna "evreni ilgilendiren olaylar, insanüstü bir iradenin belirtisidir" cevabını veriyor sık sık (ben bu düşünceye katılmıyorum çünkü hem Tolstoy bunu bence pek kanıtlayamamış hem de bu düşünce savaş suçlularını aklıyor ve savaşın kaçınılmaz bir gerçeklikmiş olduğu ve önüne geçilemezmiş düşüncesini doğuruyor)
•Nedir iyi, nedir kötü? Tolstoy geçmişte iyi kabul edilen bazı şeylerin şu an kötü ya da geçmişte kötü kabul edilen bazı şeylerin şu an iyi kabul edildiği söylüyor. "bir zaman iyilik olarak görünen şey, on yıl sonra kötülük olarak gösteriliyor." #287901974 Bu konuyu iyi ve kötüden alıp ahlaklı, ahlaksız kavramlarına getirecek olursak şu an ahlaksız bir davranış kabul edilen bir şey ileride ahlakî olarak kabul edileceği çok açık. Nasıl ki 100-150 yıl önce insanların yönetime dahil olup oy kullanmak istemesi saçmalık ve ahlaksız bir düşünce olarak kabul ediliyorsa, 50-60 yıl önce de kadınların oy kullanmak istemesi ahlaksızlık kabul ediliyordu tıpkı şimdi kadınların oy kullanmamasını savunmanın ahlaksızlık kabul edilmesi gibi. Zaten bu yüzden en sevmediğim kelime "ahlak" kelimesi, en sevmediğim insan tiplemesi ise ahlaklı, gelenek ve göreneklerine bağlı olup buna karşı çıkanları akıllarınca aşağılamaya çalışan insanlar. Nietzsche'nin muhtemelen en sevdiğim sözü: "Belki de kötüdür iyi?" #132424470
kitap hakkında kısaca
İlk ciltte savaş meydanları ve çatışmalardan ziyade kitabın karakterlerini tanıyoruz ağırlıklı olarak ve Rusya'nın üst tabaka kişilerinin savaşa karşı duyarsızlıklarını okuyup onları balolarda, partilerde eğlenirken görüyoruz. İkinci ciltte ise artık kitabın ağırlık noktası savaş meydanları oluyor. Savaşın askerler üzerindeki psikolojik etkisini, yer yer savaş olgusunun saçmalığını, ordunun üst düzeyinde kişisel çıkarların ülkeyi nasıl yıkıma götürebileceğini ve Tolstoy'un kendi düşüncelerini bu ciltte daha çok okuyoruz. Her ne kadar kitabın ismi Savaş ve Barış olsa da kitapların olmazsa olmazı aşk da kitabın içinde çok kez yer bulmuş (Ama hiçbiri üzerimde etki bırakmadı. Nataşa önüne gelen erkeğe aşık oluyor, erkeklerin tamamı ise yine önüne gelen kıza aşık oluyor vs. Bir tek Sonya'nın aşkı gerçekti ama onunki de gerçek olduğu için karşılıksız kalıyor)