SPOILER İÇERİR
Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı eserini okumaya başladığımda, ilk etapta karşıma çıkan eski ve yabancı kelimeler anlamamı zorlaştırmıştı. Ancak sonrasında internetten bulduğum, kitaba özel hazırlanmış bir sözlük çıktısını okumalarımda kullanmaya başladım. Bu sayede metin daha anlaşılır hâle geldi ve aynı zamanda kelime hazneme birçok yeni sözcük ekledim. Bu durum beni hem mutlu etti hem de dil açısından zenginleştiğimi hissettirdi.
Romanın büyük bir bölümü İstanbul’da, özellikle Galata Kulesi çevresinde, surlarla çevrili bir alanda geçiyor. Eser, bölümler hâlinde ilerliyor; her bölümde farklı bir karakterin ön plana çıktığı bir anlatı düzeni var. Başlarda bu bölümler arasındaki bağlantıyı kurmakta zorlandım; fakat ilerledikçe hepsinin birbirine nasıl ustaca bağlandığını fark ettim. Bu yapı, yazarın kurgu konusundaki ustalığını açıkça ortaya koyuyor.
Ayrıca karakterlerin hayatlarının bir noktada birbirine değmesi, beklenmedik biçimlerde kesişmeleri kitabın sürükleyiciliğini artırıyor. Her yeni sayfada “şimdi kim kiminle karşılaşacak” merakı diri kalıyor.
Kitap aynı zamanda çok yönlü bir zenginliğe sahip: yer yer tıbba, yer yer fen bilimlerine, kimi bölümlerde tarihe ve sık sık da felsefeye ilgi uyandırıyor. Tüm bu unsurlar öyle iç içe geçmiş ki, roman adeta bir düşünce atlası gibi.
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, şüphenin bir yöntem olarak ele alınması. “Düşünüyorum, öyleyse varım” anlayışının da ötesine geçen bir sorgulama söz konusu: “Ben düşünüyorsam düşündüklerim de vardır; düşündüklerim beni düşünüyorsa ben de varım.” Bu fikir, insanı kendi varlığını sorgulamaya yöneltiyor. Düşündüklerimizle varız, düşündüğümüz kadar varız.
Roman boyunca gerçek ile düş arasındaki sınır belirsizleşiyor. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen bir anlatı var. Bizim uyanıklık sandığımız şeyin aslında bir düş, uykuda gördüğümüz rüyanın ise gerçek hayat olabileceği fikriyle karşılaşıyoruz.
Kitabın en kafa karıştırıcı kısmı da bu noktada ortaya çıkıyor: Bünyamin’in, yani ana karakterin aslında bir oyunun içinde olup olmadığı, yaşadıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının düş olduğu sürekli bir muamma hâlinde kalıyor. Kitap bittiğinde bile bu sorunun cevabı tam olarak netleşmiyor.
Belki de yazar tam olarak bunu istiyor: okurun zihninde o şüpheyi diri tutmak, “gerçek nedir?” sorusunu canlı bırakmak.
Zaman kavramına dair yapılan yorumlar da kitabın en düşündürücü bölümlerinden biri. Zamanın hızının gitgide artırıldığında, bir noktada onunla aynı hızda olunabileceği; hız sonsuzluğa ulaştığında ise zamanın tersine, geriye doğru akmaya başlayabileceği fikri beni oldukça etkiledi. Bu düşünce, yalnızca bilimsel değil, varoluşsal bir sorgulamayı da içinde barındırıyor.
Eserdeki Mehdi bölümü ise hem ilgi çekici hem de sürükleyiciydi. Hınzır Yedi adlı karakterin oyunları, kurnazlıkları ve bu karakterlerin en sonunda bir noktada birleşmeleri, adeta “oyun içinde oyun” hissi veriyor. Bu yönüyle kitap, postmodern bir yapboz gibi: her parça ayrı bir dünyaya ait ama sonunda büyük bir bütün oluşturuyor.
Yine de bittiğinde aklımda pek çok soru kaldı. Örneğin Aglaya adlı kızın akıbeti ne oldu? O kimdi, neden o kadar merak uyandırdı ama sonrasında açıklanmadı? Ya da Ebrehe adlı liderin, “büyük efendi” olarak anılan figürün cesediyle ilgili o garip anlatım… Gerçek miydi, sembolik bir anlam mı taşıyordu? Bu gibi sorular zihnimde hâlâ cevap arıyor.
Belki de yazarın amacı da buydu; okuru bitmeyen bir düşünce döngüsüne sokmak, kitap bittiğinde bile zihnimizi meşgul etmek.
Sonuç olarak Puslu Kıtalar Atlası, bölüm bölüm ilerleyip sonunda tüm parçaları ustaca birleştiren, farklı bilim ve düşünce alanlarına aynı anda dokunan, hem eğlenceli hem düşündürücü, dahiyane bir eser. Okuduktan sonra “iyi ki okumuşum” dedim. Araştırmalarım sonucunda bu romanın postmodern bir yapıt olduğunu öğrendim.
Gerçekle düşü, geçmişle geleceği, bilimi ve inancı iç içe geçirerek varlığın sınırlarını sorgulatan bu kitap, bana göre bir roman olmanın çok ötesinde zihinsel bir yolculuktu.