Puan vermedi·120 syf.··Beğendi
···Okunma: 13 Kasım 2025 10:44 Şükrü Erbaş’ın bu kitabının sonunda bir Proust anketi ve verdiği cevaplar yer alıyor. Sorulardan biri: “Favori yolculuğunuz hangisi?” Yazar/Şair buna “İçe, en içe yapılan yolculuklar” diye yanıt veriyor. Kitabı tek cümle ile anlatacak olsam ben de bu cümleyi söylerdim. Güncel konular, edebiyat, şiir, şairler, yalnızlık, yorgunluk, yabancılaşma gibi birçok konuda yazdığı denemeler mevcut kitapta. Benim nazarımda ufuk açıcı bir kitaptı. Şükrü Erbaş sevenler bilir ki, onun kitaplarını okudukça onu daha iyi anladığınızı hissedersiniz. Örneğin, yeri bambaşka olan Ömür Hanım’la güz konuşmalarının türü nedir? Şiir mi, düzyazı mı? Kendisi bunu şöyle anlatır: “Düzyazı benim şiirimin azıcık kılık değiştirmiş halidir ve şiirimin çocuğudur. Biraz abartılı bulunacak ama ben yazı yazmıyorum. Biçimin, şiiri yorgun düşürdüğü yerde, şiirin yoğunluğunun azaldığı, sözün azıcık kolaylaştığı yerde, o biçimi bozarak, düzyazıyla anlatımın kıvamını artırıyorum. Pek çok yerde söyledim, deneme dediğim, şiir-hikaye dediğim, düzyazı şiir dediğim ne varsa hepsinin de dili şiirin billurlaşmış dilidir.” Hem ne önemi var ki bir isim koymanın, önemli olan ne hissettiğimiz değil mi?
Öyle bir çağdayız ki, en yakın kendimize olmamız gerekirken, en uzağız kendimize. Böyle kitaplar ise kendimize açılan ufak bir pencere, nefes aldıran, özlem giderilen bir mavilik. Her şeye koşmaktan, “günümüzün tanrısı, hız”dan yorulduk. Kimselere yetmiyor artık yirmi dört saat. İnsanın kendine bakması, kendine yolculuk etmesi bir lüks haline geldi. Bu lüksü kazanmak için çoban olmak gerekir belki de, bilmiyorum. Ben de çoban olamayacağım için, mesai saatlerimde gizli gizli bu kitabı okuyorum.
“Çaresizlik ne kadar büyükse o kadar inanmak ister insan dünyaya. Tutunmakla bırakmak arasında boğulmuş bir yüz.” Bizi anlatıyor, ülkemizi. Yine de bir umut diyoruz. Yaşıyoruz, ne yapalım!