Puan vermedi·224 syf.··Beğendi
· İki farklı zamanda geçen iki farklı hikâye okuyoruz. Her zamanki gibi Gerritsen’ın güzel kaleminden dökülen hikayeler. Biri günümüze daha yakın güncel ve Amerika’da geçerken, diğer hikâye de İtalya Venedik’te, II.Dünya Savaşı döneminde geçmektedir. 1930’lardan 2010’lara uzanan olay örgüsü ve birbirini etkileyen hikayeler. Her şey Julia’nın İtalya Roma’da bulunan bir antikacıdan aldığı kitap ve onun içinden çıkan el yazması besteyle başlamaktadır.
Tess Gerritsen’ın tüm eserleri beni oldukça tatmin etmiştir bu zamana kadar. Bu kitap da onlardan biri. Ahmet Ümit ile aynı tarzda yazdıklarını söyleyebilirim. Bu kitapta da bir yandan günümüzde bir hayattan hikaye dinlerken bir yandan da 1930’ların İtalya’sına gidip bambaşka bir hayatın gözünden dünyaya bakmaktayız. Burada asıl olan o zamanlardan günümüze kadar hikayelerin hiç ölmediği ve tarihsel ve siyasal bazı olayların ne kadar etkileyici, belirleyici ve değiştirici olduklarını görmemizi sağlamasıdır.
Sıradan bir hayat süren müzisyen Julia’nın İtalya seyahatiyle değişen ve tamamen yörüngeden çıkan hayatının hikayesi var burada. İnce bağlantılarla hikayeler arasında kurulan bağlantılar insanı hayrete düşürürken de içinde sürüklüyor. Julia’nın bulduğu eski müzik kitabı ve içinde hiç bilinmeyen kurşun kalemle yazılmış bir vals bestesi günümüz İtalya’sının gelecek faşist başbakan adayının karanlık yüzünü ortaya çıkarıyor.
Faşizm dünya tarihinin her zamanında siyaset sahnesine fırsatını buldukça ortaya çıkan ve insanların içindeki partizanlığı ve vahşeti ortaya çıkarmasını meşrulaştırdığını düşündüğüm bir akım olmuştur benim için. Bu faşizm bugün 30’lar ve 40’lardaki gibi net ve katı sınırlarla savunulmasa da günümüzde de ırkçı faşizm oldukça ön planda ve güçlü ve gelişmiş ülkelerin politika ajandalarında mevcut.
Hikayemize dönecek olursak Julia’nın o şaheseri çalmasıyla birlikte kızı Lily’nin değiştiğini, psikopatlaştığını düşünerek bu gizemin arkasından gitme hikayesi. Bu hikayede saf bir aşk da var: Laura ve Lorenzo. Laura ve Lorenzo’nun aşkı birlikte çello ve keman yaylarının titreşmesinden havaya yayılan ruhlarını birleştiren ritimlerle başlarken birden SS askerlerinin evlere baskın yapıp talan edip insanların yıllarca emekleriyle kurdukları işlerinden, evlerinden yaka paça trenlere bindirilmesine kadar insanı büyüleyen bir aşk masalıyken birden kavuşması imkansız iki aşığın trajedisine dönüyor. Birbirlerine o imkansızlığa rağmen verdikleri sözler ve ayrıldıkları andan itibaren yaşamak için sadece birbirlerinin hayallerine ve birbirlerinin düşüncelerine tutunmaları… Bunlar o kadar değerli şeyler ki günümüzdeki ilişkilerde en ufak 1 cm kadar bile derinliğin olmaması böyle hikayelerde insanın kalbine işleyebiliyor. Mesela benim kalbime işledi ve burnumun ucu sızlıyor düşündüğümde.
Almanya’nın Naziler tarafından hükmedildiği dönemde sadece Almanya nasibini almadı bundan tabii ki neredeyse bütün Avrupa ülkelerindeki insanlar bunlardan nasibini aldı ve ve soykırım başladı. Bu soykırımı sadece belgesellerle ya da tarih kitaplarından okuduklarımızla anlamamız veya empati kurmamız imkansız. Zaten kurduğumuz empati ve düşünceler yaşananların kıyısından ucundan geçemeyecek kadar gerçek, acı verici, trajik ve korkunç.
İnsanların canlı canlı krematoryumda yakılırken sesleri duyulmasın diye çalan orkestra. Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar gözünüzün önünde hiçbir suçu yokken, masumken ve yaşa cinsiyete bakılmaksızın canlı canlı katledilirken buna şahit olma zorunluluğunuzu bir kenara bırakın o insanların çığlıkları duyulmasın diye bir de o sesleri bastırmak için orkestrada çalmak zorundasınız. Önünüze bir patates çuvalı gibi düşen insan bedenlerinden, orada bu işkenceyi yapanların soğukkanlılığından bahsetmiyorum bile. O kadar çok sorgulanacak şey var ki! Bir de bunların hiçbirini hiçbir şekilde asla ve kati suretle bir mantık çerçevesine de oturtamazsınız. ÇÜNKÜ YOK!
Bu sırada bir yanda da hastalığından bir haber ve gerçek ile hastalığının neden olduğu şeylerden habersiz bir kadın var. Bir yanda kızının şeytanileştiğini düşünen ve yaşadıklarını kimseye inandıramayan, inandırmaya çalışırken de eşini ve ailesini kaybetmenin eşiğinde olan bir kadın. Bu kadın ne yapar tabii ki son nefesine kadar haklı olduğunu ve “deli” olmadığını sevdiklerine ispat etmeye çalışır. Zaten bu uğurda da ölüyordu az kalsın. Sen git Roma’ya herhangi bir antikacıdan eski bir kitap al bu kitap Nazi ve Mussolini zamanında katledilen bir Yahudi ailesinde yetişen çok yetenekli bir müzisyene ait olsun ve bu kitabın kaynağı eski SS İtalyan subaylarından birinden gelsin. Ve dönemin gelecek başbakan adayı da bu SS Subayının torunu olsun. Ve bu faşist ve adamları seni öldürmeye kalksın. Polise bile güvenilmeyeceğini söylüyor kitapta Francesca. Evet, öyle bir dönemdeyiz ki zaten kolluk kuvvetleri asıl amaçlarından şaşmış, halkı korumak yerine iktidarın ve güçlülerin maşası olarak doğru ve yanlışı ayırt etmeyi unutmuş ve sorgulamaz halde yaşamaktadırlar.
Tarih tekerrürden ibaret işte. O zaman da askerler insanları öldürüyordu sorgulamadan, düşünmeden. Kulluk adı altında içlerindeki faşisti, sapığı, manyağı dışarı vurup insanlara, çocuklara, yaşlılara işkence edip onların ölümlerine sebep olmaktan ve onların ölümlerini izlemekten rahatsız olmayan bir güruh insandan bahsediyorum. Korkunç, kanım çekiliyor.
Genel olarak kitabın kurgusu ve hikayenin işlenişi çok güzeldi. İlk okumaya başladığım zaman Faşizm, Mussolini ve nazizmle ilgili bir hikayeymiş gibi gelmemişti ama sonrasında her şey yerli yerine oturdu ve hikayeyi öğrenmek için büyük bir merak uyandı içimde.
Julia’nın hastalığı ayrı bir konu ama bir insanın sadece kendi tanık olduğu şeylere başkalarını inandırmaya çalışması da çok kötü bir durum. Düşünsenize tüm tanıdıklarınız, sevdikleriniz size inanmıyor ve size karşı. Kaybedecek hiçbir şeyiniz kalmıyor bir süre sonra ve sınırlarınızı zorlayabiliyorsunuz.
“INCENDIO” o vals parçasının adı, ritimleri ve insana verdiği duygular da önce sakin sonra ellerin ritmi takip edemediği bir yükseliş ve son notalar derin ve sonsuz bir sessizlik. Aslında ateşin değil de hayatımızın şarkısı değil mi?